Kitap fevkaledenin fevkinde. Zevkle, şevkle, iştiyak ile okudum. Tek kelime ile efsane. Kitaptaki tasvirler, anlatımlar şahane.
Kitabımız Viyana'da meşhur bir hekim olan Breuer'e, Frederich Nietzsche'nin ümitsizlik hastalığını tedavi ettirmek isteyen Lou Andreas-Salomé'nin müracaatı ile başlar. Salomè güzel, alımlı ve herkesin aşık olmak istediği bir kadındır. Kendisinden Salome'nin arkadaşı Nietzsche'nin intihar fikrinin tedavi edilmesi beklenen Dr. Breuer; alanında isim yapmış, zengin, iyi bir aileye ve sosyal çevreye sahip tıp doktorudur.
Lou, Nietzsche'ye hissettirmeden arkadaşının ümitsizlik hastalığının iyileştirilmesini talep etmektedir Dr. Joseph Breuer'dan.
Tedaviye muhtaç olduğu düşünülen Nietzsche; yalnızlık tanrısı, vatansız, kendince filozof, felsefe düşkünü, münzevi, geçmeyen migren ağrıları ile yaşama tutunmaya çalıştığından bihaber ümitsizlik abidesi…
"Kutsal olan hakikat değil, kişinin kendi hakikat için çıktığı arayıştır!" der kitabımız. Hakikat olan ise Dr. Breuer'un kendisi de bir ümitsizlik bunalımı içinde olmasıdır. Eşi Matthilde ile olan ilişkileri, hastası olan Bertha ile yaşamış olduğu tek taraflı duygusal ilişkisi, yoğun iş temposu onu da bir bunalımın içine her an sokabilirdi.
" Arzu edilenden çok arzulamaya âşığızdır." Breuer, Lou hanımın arzusunu karşılamaya karar verir ve yapmış olduğu türlü zahmetlerin sonunda Nietzsche'nin kliniğine yatışını sağlar. Öğrencisi ve aile dostu olan Sigmund Freud'dan da almış olduğu tavsiyeler neticesinde klinikte tedavisi başlayan Nietzsche ile kurguladığı senaryoda Breuer kendisine dışarıdan bakmayı öğrenir ve kendi ümitsizliğini keşfeder. Breuer zamanla kendini bu senaryoya kaptırır ve hatta bunun bir senaryo olduğunu unutur.
Kitabımız felsefe, psikoloji ve tarih kokmaktadır. Yaşamımız da