deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Türkler 10-14. yüzyıllar arasında geç Abbasi emir-ayan sisteminde öncü bir rol almışlardı; Moğollar da ikili sis­temle yönetilen muazzam imparatorluklarını kurarak Av­rasya'nın farklı tarihlerini kalıcı olarak birleştirmişlerdi. Artık "dünya birleşmiş gibi algılanıyordu"; Marco Polo'nun Seyahatname'si ya da İlhanlı İran'ının büyük alim ve dev­let adamı Reşideddin'in birbiri ardından yazdığı eserler bu değişimi simgeliyordu. Bu birleşmiş dünyadaki ağla­rın en önemlilerinden biri birçok ülkeyi kapsayan İslam uygarlığıydı ve bu uygarlığın normları ile değerleri, İslam siyasi birliğinin dağılmasından sonra da yayılmayı sür­dürdü. Bundan sonra, Türk kimliğinin halısı, Moğolların çok değer verdiği altın diba kumaşlar gibi, bu İslam uygar­lığının motiflerini kendine mal edecekti. Moğol İmparator­luğuyla çakışan ama daha da uzaklara uzanan ticaret ağ­larıyla beraber Pax Mongolica (Moğol Barışı) fikir ve mal alışverişinin sınırlarını o kadar genişletti ki Afrika-Avras­ya kuşağının büyük bölümünü kapsar hale geldi. Avrasya'nın bir bütün haline gelmesinin bir bedeli var­dı elbette. Moğol fetihleri ve vergilerinin yanı sıra tarih­çi Emmanuel Leroy Ladurie'nin sözleriyle "ortak mikrop pazarı" da kurulmuştu; 1340'larda Çin'den İngiltere'ye kadar yayılan veba salgını Asya ile Avrupa'nın hastalık odaklarını birbirine kalıcı şekilde bağlamıştı. William McNeill'e göre, Moğollar Himalayalar'ın Hindistan, Çin ve Birmanya arasındaki yamaçlarını fethettiklerinde bura­daki kazıcı kemiriciler ile pirelerde hıyarcıklı veba salgını vardı; dolayısıyla Moğollar bilmeden veba basilini kuze­ye, Avrasya bozkırlarının kazıcı kemiricilerine geçirdiler. Veba basili kuzey bozkırlarının kemirici yuvalarında yeni bir bulaşıcı hastalık odağı olarak yerleşti ve Çin'den Kı­rım' a kadar uzanan kervan yolları
Sayfa 149·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Cengiz döneminde ilk kez olarak kurucularının isimlerini taşıyan Türk kökenli yeni kabile birlikleri ortaya çıkmaya başladı. Orta Asya'dan Batı Anadolu'ya kadar görülebilen bu gruplaşmalardan bazıları Özbekler, Nogaylar, Çağatay­lar, Osmanlılar, Karamanlılardır. Cengiz kendi maiyetini yaratıp eski kabileleri dağıttıktan sonra, ayakta kalıp da eski dayanışma biçimlerine geri dönemeyenler için top­lumsal birlikteliğin yeni modeli, hizmet edilen liderinkini temel alan bir kimliği benimsemek oldu.
Sayfa 147·Kitabı okudu
Moğolların insan gücünü seferber etme becerileri ne kadar verimli çalıştıklarını gösterir. Önce "keçe çadırlar­da yaşayan halklardan" asker toplayan Cengiz, daha son­ra yendiği orduların askerlerini de kendi ordusuna kat­mış ve buyruğu altındaki halklara mecburi askerlik hiz­meti getirmişti. Göçebe olmayan tebaayı orduda piyade ve istihkamcı olarak kullanmaları Moğolların neden bu ka­dar hızla ilerlediklerini açıklamaya yardımcı olur. Göçe­be atlılar aileleri ve sürüleriyle birlikte çabucak seferber edilebiliyorlardı. Moğol ordusu, "aslında ... Moğol halkı­ nın doğal bir veçhesiydi." Yerleşik halklar için seferber­lik ekonomik açıdan daha yıkıcı olabiliyordu; bu yüzden erkeklerin ancak belirli bir yüzdesi askere alınırdı. Cen­giz, uzun süredir bozkırda kullanılmakta olan ondalık ör­gütlenme sistemini benimsemiş, on kişilikten 10.000'lik birimlere kadar varan askeri birlikler oluşturmuştu, ama büyük birliklerin gerçek güçleri hiçbir zaman adlarındaki sayıya erişemiyordu. Sayımlar da nüfusu ondalık birimle­re ayırıyordu; yani bir "tümen" hem 10.000 kişilik bir as­keri birlik hem de aynı sayıda insanı kapsayan bir nüfus birimiydi. Savaşmayan yerleşik nüfus angaryaya koşulur­du, en külfetli iş de posta menzillerinin bakımıydı. Sayım kayıtları vasıtasıyla Moğollar demircilik ya da barutçuluk gibi ustalıkları olanları bulup seferber edebiliyorlardı. Bu sayede Çin'den 1000 mancınık ekibi bulup Hülagü'nün 1253 İran seferine götürmüşler, bozkır savaşında olduğu kadar kaleler ve müstahkem şehirlerin kuşatılmasında da başarılı olabilmişlerdi.
Sayfa 139·Kitabı okudu
Moğollar sayım yaparken çok titiz davranırlardı. 1206 gibi erken bir tarihte bile Cengiz Han yargı kararlarının ve hanedan üyelerine bölüştürü­len halklar ile toprakların bir "mavi deftere" (kökö debter) kaydedilmesini buyurmuştu. Daha sonra Osmanlıların da kayıtlarında "defter" terimini kullandığı ve defter kelime­sinin Yunancadan geldiği göz önüne alınırsa, Moğolların da bu terimi kullanışı Türk-Moğol siyasi kültürünün ne kadar kapsamlı ve zengin olduğunu çarpıcı biçimde or­taya çıkarır. Mengü döneminde, imparatorluktaki bütün hanehalkları kaydedilmişti. Harezm kökenli bir devlet görevlisi olan Mahmud Yalavaç'ın Orta Asya'ya getirdiği sisteme göre, yetişkin erkeklerden kelle vergisi (kubçir) alınıyordu, ayrıca bir tarım vergisi (kalan), ticari vergiler (tamğa) ve tekeller, bir de olağanüstü vergiler (tağar) vardı. Müslümanlar özellikle kelle vergisinden hoşlanmı­yor, bunu Müslüman hükümdarların gayrimüslimlerden aldığı cizyeye benzetiyorlardı. Öte yandan Moğollar din görevlilerini kayıtlardan ve vergiden muaf tutmuş, böy­lece bu kesimin desteğini kazanarak Moğol egemenliğini güçlendirmekte onların ruhani önderliğinden yararlan­mıştı.
Sayfa 138·Kitabı okudu
Ataerkil yapıdaki Moğol yönetimi hükümdarın hane­ halkı arasından çıkıyordu. Cengiz ve haleflerine en ya­kın duran görevlilerin "ba'urçi" (aşçı) gibi unvanlarına bakılırsa hizmetkardan başka bir şey olmadıkları sanıla­bilir. Ancak yönetimin hükümdar maiyetinin bir uzantısı olarak ortaya çıktığı bir düzende, kağanın yemeğini ha­zırlayan, onu zehirlenmekten koruyan ve maiyetine ziya­fetler düzenleyen kişinin ikmalden sorumlu olarak yöne­timde gayet geniş görevler almış olması mantıklıdır. Aynı şekilde, hükümdarın ahır görevlisi ya da kişisel katibinin de rolleri büyüyebiliyordu. Mengü döneminde Moğolis­tan'daki merkezde bir katipler heyeti, unvanı "başyargıç" ya da "başkatip" (yeke yarguçi, yeke biçeçi) olan bir tür de başbakan vardı. Kağanın başkenti Karakorum öylesi­ne gelişmişti ki pazarı da olan bir Müslüman mahallesi, zanaatkarların çalıştığı bir Çin mahallesi vardı. Üçüncü mahalledeki saraylarda katipler Farsça, Uygurca, Çince, Tibetçe, Tangutça ve Moğolca belgeler yazıyorlardı. Çin, Türkistan, İran ve anlaşılan Rus prenslikleri için bölge katipleri ihdas edilmişti. Kubilay'ın Annam ve Kore'ye gönderdiği buyruklar bağımlı bir hükümdardan bekle­nenleri açıkça gösteriyordu: Söz konusu hükümdar ka­ğanın sarayına bizzat gidip huzura çıkmalıydı, tebaasını kaydetmeli, asker toplamalı, posta menzilleri kurmalıy­dı; ayrıca ülkede işleri yönetecek bir Moğol da bulunma­lıydı. Haraç veren hükümdarlar ayrıca oğullarını ya da küçük erkek kardeşlerini rehin olarak kağanın sarayına gönderirdi ki bu da hükümdarın hanehalkını karmaşık yapıdaki bir imparatorluğun denetim sistemi haline ge­tirmenin bir yoluydu.
Sayfa 138·Kitabı okudu