deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Hanedanın yerleşik düzene geçişi ve İran-İslam yük­sek kültürünü benimsemesi elbette Selçukluların eski taraftarlarını yabancılaştıracaktı. İktidar ele geçirilince eski destekçilere sırt çevrilmesi ezeli ve ebedi bir siyasi oyundur; bu da sonuncusu olmayacaktı. Selçuklular, sa­dece medreseler kurup İranlı bürokratları çalıştırarak de­ğil, kabile destekçilerinden çok daha güvenilir bir askeri güç oluşturmak için gulam birliklerinden de yararlanarak, 1048 gibi erken bir tarihte kabileleri İran-Bizans ve Kaf­kas sınırlarına yöneltmeye başlamışlardı. "Kafirlerin dün­yasına karşı doğu boylarında doğan" dini şevkleri artık "batı boylarındaki Hıristiyanlığa yönelmişti." Tarsus'tan Erzurum'a kadar uzanan yüzlerce yıllık İslam-Bizans sı­nırı uzun zamandır karşılıklı toprak kazanılan bir böl­ge olmaktan çıkmış, birçok gazinin gerçekten de "fürsa­ nü'l-mihrab" (mihrabın süvarileri) olduğu bir yer haline gelmişti. Ama sınır ötesine yağma akınları sürüyordu ve bu sınır bölgesi, yöneticilerin yetki alanından kaçmak isteyen Müslümanlara -münzeviler, gaziler, hatta cihad üstüne çok önemli eserler vermiş yazarlar- çok çekici geliyordu. Bizanslılar 950-1000 arasında yine bu bölgede sınırlarını genişletmeye çalıştılar. Ancak sınırın Müslüman tarafına Türklerin gelişi yeni bir yayılma dinamizmi doğurmuştu, bu da Malazgirt Muharebesi'ne yol açtı (1071). Gerçekten de kesin sonuçlar doğurmuş bir muhare­be olan Malazgirt Bizans'ın sınır savunmasını çökertti, Anadolu'yu Türk kabilelerinin göçüne açtı ve böylece İs­lam sınırlarının genişlemesinde yeni bir evreyi başlattı. Selçuklular Müslümanların yüzyıllardır başaramadığını başarmıştı. Bundan sonraki birkaç yüzyıl boyunca "vah­şi batı"ya benzeyen Anadolu'da Türk halkları arasında mikropolitika ile makropolitikanın tarihi rekabeti devam
Sayfa 118·Kitabı okudu
Reklam
Selçuklu İmparatorluğunun Türk halklarının deneyimin­deki yeni bir devlet türü olduğu açıktı. Göçebe kökenli bir hanedan, antik bir kültüre sahip, etnik bakımdan yabancı bir tarım toplumuna egemen olmuştu. Hanedan, toplumu yönetebilmek için aynı toplumun uzmanlarına başvurmak ve büyük ölçüde kültürüne uyum sağlamak zorunda ka­lacaktı. Bu değişimi sultan isimleri simgeler: İlk Selçuklu sultanları geleneksel bozkır kültürünün yadigarı hayvan isimlerini taşır: Toğrul (çakırdoğan) ve Alp Arslan. Üçüncü sultanın ismi ise Selçukluların siyasi iddialarının bütün Müslümanlara yönelik olduğuna işaret etmektedir: Melik Şah. Bu isim Arapça "Melik" ve Farsça "Şah" kelimelerinin yan yana gelmesiyle oluşmuştur ve ikisi de kral anlamına gelir. Anlaşıldığı kadarıyla Toğrul imparatorluğu kardeşi Çağrı ile birlikte, doğu ve batı olmak üzere yönetiyordu ki bu da Türk halklarının aşina olduğu bir temadır. ...Alp Arslan ve Melik Şah döneminde çifte hükümdar sis­temi ortadan kalktı ve yönetim ünlü İranlı vezir Nizamül­ mülk'ün eline geçti.
Sayfa 117·Kitabı okudu
Selçukluların tanıştığı yüksek İslam kültürünün he­yecan verici bir yönü de köken itibariyle İslamiyet önce­sinden kalma farklı unsurları barındırmasıydı. Örneğin İslam siyasi düşüncesinin Selçuklulara sunduğu ideolojik kaynaklar hem şeriata riayet gibi gerçekten İslami tema­ları hem de kökü İslamiyette olmayan siyasi-felsefi mo­tifleri içeriyordu. Eski İranlıların, kendi özgür yargısıyla adalet dağıtan buyruk sahibi hükümdar kavramı ya da yönetenle yönetilenler arasındaki ideal karşılıklı ilişkiyi tasvir eden "daire-i adliyye" bunlardandı. Kısacası, İs­lam uygarlığı artık farklı kaynaklardan gelen unsurların bir senteziydi. Bu durum, İslam ve Türk düşüncelerinin karşılıklı ilişkisine bir temel sağladı ve bu etkileşim özel­likle siyasi kültür alanında belirgin oldu.
Sayfa 117·Kitabı okudu

deniz taşkın

, bir kitap okudu
6/10
·232 syf.·
9 günde okudu
·
2025 1. kitabı
Konrad Lorenz
7.2/10 · 8 okunma
Selçuklu sultanlığı hem Türk hem de İslam siyasi kül­türü açısından önemliydi. İslam öncesi Türklerin "kut" Arapların "devlet" (dawla), çağdaş siyaset bilimcileri­nin ise "karizma" olarak adlandırdıkları doğaüstü dini ve siyasi niteliğe sahip Türk hanedanları arasında, Oğuz Türklerinden ilk çıkan Selçuklulardı. Sultan unvanı, bir Türk kökenli Müslüman hükümdarın en itibarlı sıfatı olarak kağanın yerini almaya, Türklerin hükümdarlık ve meşruiyeti hakkındaki düşüncelerine İslami motifler iş­lenmeye başlıyordu. Örneğin Abbasilerin, Büveyhilerin ve Gaznelilerin devlet yönetim sisteminin bazı unsurla­rını benimsemişlerdi; kendi gulam birliklerini kurmuş­lar, önemli devlet görevlilerine ikta, yani duruma bağlı olarak belirli miktarda toprak ya da gelirlerini tahsis etmişlerdi. Uzun vadede, Türk hanedanlarının çoğu Sünnilikle ve hükümdarın karar yetkisini en az kısıtla­yan, göreneklerle en kolay uzlaşan Hanefilikle özdeşleş­ti.
Sayfa 116·Kitabı okudu
Reklam