Hanedanın yerleşik düzene geçişi ve İran-İslam yüksek kültürünü benimsemesi elbette Selçukluların eski taraftarlarını yabancılaştıracaktı. İktidar ele geçirilince eski destekçilere sırt çevrilmesi ezeli ve ebedi bir siyasi oyundur; bu da sonuncusu olmayacaktı. Selçuklular, sadece medreseler kurup İranlı bürokratları çalıştırarak değil, kabile destekçilerinden çok daha güvenilir bir askeri güç oluşturmak için gulam birliklerinden de yararlanarak, 1048 gibi erken bir tarihte kabileleri İran-Bizans ve Kafkas sınırlarına yöneltmeye başlamışlardı. "Kafirlerin dünyasına karşı doğu boylarında doğan" dini şevkleri artık "batı boylarındaki Hıristiyanlığa yönelmişti." Tarsus'tan Erzurum'a kadar uzanan yüzlerce yıllık İslam-Bizans sınırı uzun zamandır karşılıklı toprak kazanılan bir bölge olmaktan çıkmış, birçok gazinin gerçekten de "fürsa nü'l-mihrab" (mihrabın süvarileri) olduğu bir yer haline gelmişti. Ama sınır ötesine yağma akınları sürüyordu ve bu sınır bölgesi, yöneticilerin yetki alanından kaçmak isteyen Müslümanlara -münzeviler, gaziler, hatta cihad üstüne çok önemli eserler vermiş yazarlar- çok çekici geliyordu. Bizanslılar 950-1000 arasında yine bu bölgede sınırlarını genişletmeye çalıştılar. Ancak sınırın Müslüman tarafına Türklerin gelişi yeni bir yayılma dinamizmi doğurmuştu, bu da Malazgirt Muharebesi'ne yol açtı (1071).
Gerçekten de kesin sonuçlar doğurmuş bir muharebe olan Malazgirt Bizans'ın sınır savunmasını çökertti, Anadolu'yu Türk kabilelerinin göçüne açtı ve böylece İslam sınırlarının genişlemesinde yeni bir evreyi başlattı. Selçuklular Müslümanların yüzyıllardır başaramadığını başarmıştı. Bundan sonraki birkaç yüzyıl boyunca "vahşi batı"ya benzeyen Anadolu'da Türk halkları arasında mikropolitika ile makropolitikanın tarihi rekabeti devam