deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Ne kadar güçlü olursa olsunlar, Abbasi halifeliği kap­samında yerel hanedan kuran Türk kökenli gulamlar kalı­cı bir Türk varlığı yaratamadılar. Abbasi sonrası dönemde ayakta kalabilen kölemen devletleri bile bu açıdan farklı olmadı. Ne Hindistan'daki Delhi Sultanlığını oluşturan "köle-hükümdarlar" (1206-1290) ne de Mısır'daki Memluk Sultanlığı (1249- 1517) arkalarında Türk toplumları bıra­ kabildi. Ortadoğu'da takdire şayan bir Türk varlığı ya­ratmak Selçuklulara kaldı.
Sayfa 113·Kitabı okudu
Reklam
Abbasi halifeleri Türk kölemenleri 9. yüzyılın başla­rında kullanmaya başlamışlardı. Özellikle el-Mutasım'ın (833-842) maiyetinde Türk gulam ya da memluk birlikle­ri vardı. Mal gibi görülen ev kölelerinin aksine gulamlar güçlü efendilerinin vekili olarak titizce eğitilirlerdi; efen­di için bu kadar değerli olmalarının sebebi, ona kayıtsız şartsız sadakat göstermeleriydi. Belki de en ünlü siya­setname yazarı olan Selçuklu veziri Nizamülmülk (1018-1092) şöyle demişti: Bir sadık kul üç yüz oğuldan yeğdir; oğul babanın ölümünü, kul kutunu diler. Bu düşünce her zaman yarar getirmiyordu, ama inat­la sürdürülmesi askeri köleliği bin yıl boyunca Ortado­ğu'da devlet oluşumunun anahtar özelliği haline getirdi. Abbasiler açısından ne yazık ki, kölemenler saray muha­fızlığından alay komutanlığına, oradan da asi vali, yerel hanedan kurucusu, hatta Bağdat'ta hükümdarları tahta çıkaracak kadar nüfuzlu konumlara kadar giden yolu yir­mi otuz yıl içinde katediverdiler. İslam halifeliğini sağ­lamlaştırması gereken güçler halifelik içindeki merkez­ kaç eğilimleri güçlendirmişti. Örnekler arasında Mısır ve Suriye'deki Tulun! hanedanını (868-905) ve Mısır'daki ardılları İhşidileri (935-969) sayabiliriz. Bu dönemde ordula­rında Türk kökenli gulamlara en fazla yer verenler, Ma­veraünnehir sınır bölgesinin İranlı vali hanedanı Sama­niler oldu (819-1005). Samaniler yeni yeni gelişmekte olan Fars-İslam edebi kültürünün de hamileriydi. Köle almak için öyle çok akın düzenliyorlardı ve köle ticaretinde öyle faaldiler ki 1O. yüzyılın sonunda köle piyasası fazlasıyla doydu ve fiyatlar düştü. Nizamülmülk Samanilerin köle eğitim sistemini örnek göstermişti. Belki de sistem faz­la iyiydi; Samanilerin köle birliklerinden çıkan hanedan, Gazneliler, efendilerini çabucak gölgede bıraktı. Gazneli­ler
Sayfa 111·Kitabı okudu
Ortadoğu'dan bakıldığında, Türklerin İslam dünyasına göçleri üç evrede olmuştu. Birinci evre 9. yüzyılda, henüz Müslümanlığı kabul etmemiş ve sınır akınlarında ele geçi­rilmiş Türklerin Bağdat ya da Ortadoğu'nun başka yerlerin­ de kölemen olarak kullanılmalarıyla başladı. Müslümanlaş­tırılan, İslam kültürünün içinde eriyen bu kölemenler Or­tadoğu'da kalıcı bir Türk varlığı yaratamadılar. İkinci evre 10. yüzyılda başladı: Maveraünnehir'de küçük bir hüküm­ran boy olan Selçuklar İslamiyeti kabul edip kısmet peşinde İran'a göç ettiler. Böylece Müslüman Ortadoğu'da Türklerin imparatorluk kurucusu olarak hayranlık uyandırıcı tarihle­ri başlıyordu. Selçuklu tebaası Ortadoğu'da önemli bir Türk etnik varlık haline geldiler ve kuşkusuz sözlü bir Türk-İs­lam halk kültürü de yarattılar. Ancak Selçuk seçkinleri bir Türk-İslam edebi kültürü yaratmadılar. Böyle bir kültür 11. yüzyılda, Karahanlı hanedanı ve tebaasının kitle olarak Müslümanlığı kabul ettikleri Maveraünnehir'de ortaya çık­tı. Karahanlıların Müslüman oluşu İç Asya'nın Müslüman­laşmasında hayati bir aşamaya işaret ediyordu. Ne var ki Amu Derya'nın (Ceyhun Irmağı) kuzeyinde yaşadıkları için bu durum Ortadoğu sınırları içinde bir Türk-Müslüman varlığının ortaya çıkışında yeni bir evre oluşturmadı. Or­tadoğu'da Türk varlığının ortaya çıkışındaki üçüncü evre, yani Türklerin demografik varlığının yanı sıra bir Türk ede­bi kültürünün yaratılışı için neredeyse 14. yüzyılda Osman­lıların yükselişine kadar beklemek gerekecekti. Türklerin Ortadoğu'ya girişinin ilk evresinde Horasan ile Maveraün­ nehir arasındaki sınır bölgelerinde esir alınanlar merkezi İslam ülkelerine getiriliyor, Müslüman yapılıyor ve kölemen olarak kullanılıyorlardı. Böylece Türklerin tarihi Abbasi halifelerinin tarihiyle çakıştı; yabancıları ya da köleleri
Sayfa 110·Kitabı okudu
Türklerin tarihinde hiçbir dönüşüm İslamlaşma ka­dar önemli sonuçlar doğurmadı. Türkler bütün bu süreci o zaman anladıkları biçimde yaşadılar. Aynı şey hocala­rı için de geçerliydi; bırakın dervişleri, ulema bile doğ­ru Sünni Müslümanlığın ne olduğunu bilmiyordu; bunu daha sonraki kuşaklar bulacaktı. Sınırlarda tekrar tekrar karşı karşıya geldikleri uç boyu yaşamı Türklerin Müslü­manlık tecrübelerini derinden etkileyecek, gaza ideali ka­lıcı bir itibara kavuşacaktı. Bununla beraber gaza, tema­ları Türklerin en eski köken efsanelerindeki ya da Özbek Han'ın Müslümanlığı kabul ediş hikayesindeki kadar he­terojen olan tarihler ile anlatılara işlenen başka bir ipliği oluşturacaktı. Özbek Han'ın Baba Tükles'le karşılaşma­sının da gösterdiği gibi, Müslümanlığın kabul edilmesini sağlamanın başlıca yolu öğretmek ve örnek göstermekti.
Sayfa 109·Kitabı okudu
Tarihte, İslamın sınırları birer savunma bölgesiydi; ayrıca buradan kafir topraklarına zaman zaman akınlar düzenlenirdi (gaza). Şeriate göre Müslümanlar köle alı­namazdı ama İslam topraklarında barış içinde yaşayan zimmilerin dışındaki gayrimüslimler köleliğe uygundu. Müslüman olmalarından önce, 9. yüzyıl gibi erken bir ta­rihte bile, ata binme ve savaş becerileri yüzünden Türkler değerli savaş esirleri olarak görülürdü. İslami açıdan çok tanrılı görülen birçok Orta Asya Türkü, Müslüman gazi­lerin sınır akınlarında İslamiyeti ateş hattının ters tara­ fından tatmışlardı. Türkler Müslümanlığı kabul etmeye başladıklarında sadece din değiştirmekle kalmadılar, sı­nır çatışmaları ve yağmalarında öteki tarafa da geçmiş oldular. ...Dolayısıyla Müslüman olan ilk Türk halkları için gaza, muhtemelen İslam fıkıhçılarının kullandığı anlamda bir terim değil; din değiştirmelerinden önceki eski kahraman­lık ülkülerinin etkisinde düzenledikleri yağmacı akınların yeni adıydı. Türk Müslümanlar Ortadoğu'ya göç ettikçe, başka sınırlarla, farklı durumlarla karşılaştılar. 11 . yüz­yılın İran-Bizans sınırında ya da 13-14. yüzyıllarda Ana­dolu ve Balkanlar'da, Müslüman uç gazileri çoğunluğu Hıristiyan olan Ehl-i Kitapla yüz yüze geldiler. Uygarlıklar bu sınır boylarında bazen çatıştıysa, bu çatışmanın sonucu genellikle tarafların bağdaşıp melezleşmesi oldu.
Sayfa 109·Kitabı okudu
Reklam