İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Kur' an diğer inançlar arasında kesin bir ayrım yapar ve bu inançlar hakkında söyleyeceği çok şey vardır. Örneğin Kur'an'a göre "dinde zorlama yoktur" (Bakara, 256). Gayrimüslimlere uygulandığında, bu ibarenin genellikle sadece Yahudileri ve Hıristiyanları kastettiği anlaşılır. Bu inançların Kur'an'da ve dolayısıyla İslamın kutsal tarihinde yeri vardır. Ehl-i Kitap'tırlar. Şeriat geliştikçe, İslam ülkelerinde Ehl-i Zimmet ("korunanlar") adı altında yaşayan Yahudi ve Hiristiyan ları kapsayan kurallar konmuştu. Bu statüde olan kişiler için kullanılan "zimmi" terimi buradan gelir. Zimmi statüsü, çeşitli dinlerin cemaatlerine şeriate göre alt konumda olduklarını kabul etmeleri ve cizye ödemeleri şartıyla bir ölçüde yarı özerklik tanıyordu. Bütün devletlerin dini kimliği olduğu, kanunların da dini nitelik taşıdığı düşünülen çağlarda, bir devlet altında farklı dinleri barındırmanın bundan daha iyi bir sistemini icat etmek zor olacaktı.
Başka Türk halklarının kökenlerini ve Müslümanlığı kabul edişlerini anlatan efsanelerde her zaman Baba Tükles'in bir eşdeğeri olmayabiliyor. Bazen halkın atasının ve İslamiyeti getirenin rolleri tek kişide birleşebiliyor. Oğuz Türklerinin kökeni hakkındaki efsanelerin İslami versi yonlarında, bebek Oğuz anası Müslümanlığı kabul edene kadar memesini emmez. Türk halklarının bazı hükümdar ve kahramanlarını anlatan efsanelerde de benzer motifler var. Oğuz anlatısının 17. yüzyıl versiyonunda Türkler Nuh ve Yafes zamanından beri Müslümandır ancak Alınca Han'ın hükümdarlığı sırasında öyle zengin olurlar ki Allah'ı unuturlar. Oğuz, Alınca Han'ın torununun oğluydu.
Bebek Oğuz'un Müslüman olana kadar anasının memesini emmeyi reddetmesi, halkına İslamiyeti getirişindeki kerametlerinden biriydi. İşte bundan sonra Maveraünnehir'den Türkiye'ye kadar, hatta daha da uzaklara yayılacaklardı. Kabilelerinin aynı destanda sıralanan ve tasvir edilen "tamga"larını beraberlerinde götüreceklerdi; Türk halı dokuma geleneğindeki "gül" motiflerinin de buradan kaynaklandığı ileri sürülür.
Din değiştirme süreci bilgili tarihçilerin kaleme aldığı tarihlerde kaydedilmiş olabilir. Ama bütün bu olayları yaşamış insanlara çok daha anlamlı gelebilecek anlatılarda da korunmuş olabilir; bu anlatılar Türklerin kökeni hakkındaki efsaneler, efsanevi kahramanları anlatan sözlü destanlara benzeyebilir. Eğer öyleyse, ortaya çıkan anlatı, bilgili tarihçilerin standartlarına göre Türklerin bir dişi kurdun soyundan geldikleri kadar inanılmaz olacaktır. Ama eğer anlatı efsaneler ve destanlarla aynı simgesel doğurganlıktaysa, yeni seçilen inanca güçlü bir inandırıcılık sağlayabilir. Bilimsel tarih açısından inandırıcı olmasa da, böylesi bir anlatı, dinleyenlere dinsel açıdan anlamlı gelenin bir kaydı, yani kutsal bir tarih olacaktır.
Böyle kutsal bir tarih günümüze ulaşmıştır. Çağatay Türkçesindedir ve Moğollardan sonra kurulan bir devle tin, Coçi Ulusu ya da Altın Orda'nın Özbek Han zamanın da (sal. 1313-1341) Müslümanlığı kabul edişini anlatır. Selefi Berke Han Müslümanlığı kabul etmiş; fakat halkın çoğu sonradan vazgeçmişti. Özbek'in din değiştirme hikayesi dört Müslüman ermişin gidip "Özbek Hanı İslamiyete davet etmeye" karar vermesiyle başlar. Tam Özbek Han'ın "kan"ları tanrılara içki sunma törenine hazırlanırken, ermişler hanın "koru"suna, yani ata mezarlarının bulunduğu ve ritüellerin yapıldığı kutsal mekana varırlar. Bir şey töreni bozar; ne olduğunun kesin olarak anlatılmaması anlatının yazıya geçirildiği sırada İslam öncesi ritüelle rin artık unutulmaya başladığını ima ediyor. Han ne oldu diye sorar. Kamlar bir Müslümanın yaklaşmış olabileceğini söyler. Han gidip bakmalarını buyurur. Giderler ve dört ermişi korunun dışında bulurlar. Ermişler hanın huzuruna çıkmak ister. Özbek Han onları gördüğünde, Allah'ın "nur-ı hidayeti"yle onlara "meylü mahabbet"
İslam dünyasının sınırları dışında yaşayan, henüz din değiştirmemiş Türklerin gözünden bakıldığında, İslamiyeti kabul etmek ikili bir süreçti; hem "yeni bir ortamda İslami normların uygulanmasını" hem de İslamiyetin "yerel düşünce ve eylem biçimlerine" asimilasyonunu gerektiriyordu. Eski ve yeni inançlar karşı karşıya geldiğinde, yenisi ancak eskisinden daha ikna ediciyse kabul edilebilirdi. Din değiştirenlerin yeni inançlarına uyum sağlama ya çalışırken eski inançlarından "ortodoks olmayan" bazı unsurları koruma olasılıkları ihmal edilemezdi. Daha önce İslamiyeti kabul edenler için de geçerliydi bu durum, Türkler için geçerli oldu, daha sonra kabul edecekler için de geçerli olacaktı. Ancak Müslümanlığı kabul eden ilk Türk halklarının bu dini "yüzeysel" ele aldığı ve inançlarında "Şamanizm" kalıntılarının hala varolduğu savları yanıltıcıdır. Bazı bakımlardan, özellikle de din değiştirme kararını bir hükümdar hem kendisi hem de tebaası için vermişse, din değişikliğinin önce sözde kalması doğaldı. Kararı kişinin kendisi değil de hükümdarı vermişse bile, ki çoğu kez böyle oluyordu, bu değişikliğin yüzeysel olacağı varsayılıp bir kenara atılmamalıdır. Akrabalık toplumlarında ata inancından sapan kişi tehlikeli bir şekilde savunmasız kalacaktı. O zaman, başta hükümdar olmak üzere bütün toplumun hep birlikte inanç değiştirmesinden daha güven verici ne olabilirdi?