"Bu dili seçmedim ben. Kaderin bir cilvesi, bir rastlantı ya da zorunluluk sonucu dayatıldı bana. Fransızca yazıyorum ama bu benim ana dilim değil. Bu dil benim için bir düşman dil. Kendimi bildim bileli, yani otuz yıldan fazladır bu dille savaşıyorum."
Sabahattin Ali denince çoğumuzun aklına o sert toplumsal eleştiriler ya da Kürk Mantolu Madonna’daki melankoli gelir. Ancak yazarın ilk öykü kitabı olan Değirmen, bizi çok daha farklı, neredeyse masalsı ve yer yer karanlık bir romantizmle karşılıyor. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, Ali’nin o bildiğimiz gerçekçi kaleminin nasıl filizlendiğini izlemek oldu.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve her bölümde yazarın sesinin biraz daha değiştiğini, olgunlaştığını fark ediyorsunuz. İlk öykülerde bizi karşılayan o efsanevi hava, kitabın ilerleyen sayfalarında yerini Anadolu’nun tozlu yollarına ve köylünün çilesine bırakıyor.
Aşkın Trajik Yüzü
Kitaba adını veren "Değirmen" öyküsü ise bence Türk edebiyatının en sarsıcı metinlerinden biri. Çingene Atmaca’nın aşkı uğruna kendi kolundan vazgeçmesi, "Sevgi aslında ne kadar ileri gitmektir?" sorusunu tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Buradaki aşk, modern zamanların o hafif duygularından çok uzak; içinde biraz delilik, çokça tutku ve trajik bir fedakârlık barındırıyor.
Gerçekliğe Doğru Bir Yolculuk
Beni en çok etkileyen kısım ise kitabın sonlarına doğru belirmeye başlayan o "toplumcu" damar oldu. Kanal gibi öykülerde, yazarın sadece bireyin iç dünyasıyla yetinmeyeceğini, halkın sorunlarına da başkaldıracağını anlıyoruz. Yani bu kitap, romantik bir genç yazarın, ülkenin gerçeklerine gözünü açtığı o ara durağı temsil ediyor.
Neden Okunmalı?
Eğer Sabahattin Ali’yi sadece o popüler romanlarıyla tanıyorsanız, bu kitap size onun hayal dünyasının ne kadar geniş olduğunu kanıtlayacak. Betimlemeler o kadar canlı ki, bazen kendimi bir değirmenin gürültüsünde, bazen de bir köy meydanında haksızlığa uğramış bir köylünün yanında hissediyorum.
Kısacası Değirmen, hem sarsıcı bir duygusallık arayanlar hem de bir ustanın yazın yolculuğuna