Kuyucaklı Yusuf…
Bu sadece bir aşk hikâyesi değil; sorumluluk alamayan, içine kapanmış bir insanın yavaş yavaş kendi hayatını mahvetmesini anlatan etkileyici bir roman. Yusuf’un pasifliği okurken bazen insanı hayrete düşürse de gerçek hayatta karşılığı olduğu için aynı zamanda sinirleniyorum…
Hepimizin hayatından bir Şahinde Hanım, Hilmi Bey geçmiştir, hep var, hep olacaklar. Hilmi Bey ve çevresindeki düzen, gücü ve parayı elinde tutan insanların nasıl korunup kollandığı, üzerinden yıllar geçmiş ama hala aynı düzenin devam ettiğini biliyoruz. Adaletin kişiye göre işlemesi, nüfuzlu insanların çocuklarının her şeyi yapıp sıyrılması… Yusuf’un öfkesi biraz da buradan geliyor: Çalışsan da dürüst olsan da bazı insanların doğuştan ayrıcalıklı olması. İnsan okurken “adam haksız değil ki” diyor ama sonra onun bu öfkeyi sağlıklı yönetemediğini de görüyorsun. Evet kötü şeyler yaşamış olabilirsin, dönem kötü olabilir, tahsil görmek istememiş de olabilirsin. Ama insan kendisine bu kadar kötülük yapıp yıllarca bomboş yaşayabilir mi ya? Neyse…
Kitabın sonunda geriye sadece büyük bir yalnızlık ve ‘başka türlü olabilir miydi?’ sorusu kalıyor. Çünkü Yusuf’un asıl savaşı toplumla değil, kendisiyleydi. Sevmek bazen yetmiyor; insan önce kendini hayata bağlamayı öğrenmeli.
“Bu böyle gelmiş, böyle gidiyor ve kasabanın başında bulunanların aklı bile, hürriyete ve onun getirdiği bir kaç müsavat fikrine rağmen, Hilmi Bey’in oğlunun sahiden hapsedilebileceğini kabul etmiyordu. Hapishane ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi; bir Hilmi Bey’in oğlu, adam öldürse bile, onlarla bir tutulamazdı.”