• 184 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Tüm samimiyetimle söylüyorum kitabı çok beğendim. Kitabın dili/anlatımı senli benli, bizden birisiymis gibi. Yaşananlar tüm kadınların hayatinda en az 1 kez de olsa yasadigi türden. Hayatimizi cok guzel ozetlemis. Kadinla erkegin esit haklara sahip olmadigindan bahsediyor. Şimdi bazilari diyecektir kadinla erkek esit degil bu yaradilisa ters vs vs. Tabiki de katiliyorum ama şu yönden katiliyorum evet biyolojik olarak esit degiliz ama 2 erkek de birbirine gore esit degil iki kadin da. Fakat "hak" olarak iki cinste EŞİTtir. Kitapta; kadinlar kotu bir sey yapinca yargilandigini ama erkek yapinca bir sey olmadigini bahsediyor bu maalesef ki boyle. Aldatmak sadakatsizlik tabi ki karaktersizlik ama kadin yapinca o.... damgasi yiyor erkek yapınca elinin kiri, oooo helal olsun gibi ovgüler ve bu kitap 1980lerin sonlarinda yazilmis yani o yillarda boyle seyler yasanirken ne yazik ki yil 2020 daha kotuleri yasaniyor 'bazi' erkekler (sozum kadinlari hor gorup kotuluk yapanlara, zaten bunlari yapmayan erkek degil 'adam' oluyor) bir kadından dünyaya geldigini unuturcasina bir kadina aşık olacagina unuturcasina ve belki de bir kızı olacagini unuturcasina kadınlara kötü şeyler yapiyor ve ne yazik ki bazi hemcinslerimde bu erkeklere peşkeş çekiyor. Ve toplumumuz namusu yalnizca kadina dikte ediyor erkege namus kurallari ne yazik ki islemiyor. Ve namus kadinlarin bacak arasinda degil 'beyin'de.
    Bu kitabi yalnizca kadınlar degil erkekler de okumalı şiddetle tavsiye ediyorum.
  • 452 syf.
    ·10/10
    Kızıl Kraliçe severek okuduğum bir kitap oldu. Uzmanlık alanı zooloji olan yazarımız yalnızca doğruluğunu kesinen bildiği argümanları değil, tartışma amacıyla kendi varsayımlarını ve yorumlarını da paylaşmış. Eğer bu kitabı referans olarak göstermek, paylaştığı argümanları edinmek amacıyla okursanız verimsiz bir okuma deneyimi yaşarsınız. Çünkü bu kitap eleştiriden bağımsız bir şekilde okunduğu zaman faydadan çok zarar verebilecek bir kitap. Matt Ridley kitabı hipotez sunmak ve bunların kesinliğini savunmak yerine, üreme ve cinsel seçilim başta olmak üzere, konumuz ile ilgili uzmanların önermelerini bir kitapta toplayıp, bunlara olumlu/olumsuz kendi fikirlerini ekleyerek tartışma tadında okuyucuya sunmak. "Adam zoolog, işinin uzmanı. . Sen nereden bileceksin neyin yanlış olduğunu?? " dediğinizi duyar gibiyim. Öyle düşünüyorsanız yazarımız bizzat cevap versin size; "Muhtemelen bu kitaptaki fikirlerin yarısı yanlıştır. İnsan­lık ilminin geçmişi pek yüreklendirici değildir." S:413

    Kitapta benim yanlış olduğunu düşündüğüm kısım kesinlikle %50den az. 1993 yılında yayınlanan kitabın bizim ülkedeki basımı 2010 yılına ait. Yazar daha sonraki basımlara ekleme/eksiltme yaptı mı bilmiyorum. Ama bu hâliyle iddialı olmaktan çok uzak.

    Kitap gerçekten çok kapsamlı ama ben önce aklımda kalan, hoşuma giden ve mantıklı bulduğum hipotezlerinden bahsedeyim.

    Kitaba başlarken, eşeyli canlıların en önemli gayesi olarak üremeyi şu cümlelerle sunuyor;
    "som balığı ürerken açlıktan ölür.(..) Bu amaç yaşam için o denli önemlidir ki, salt bedenin değil, aynı zamanda zihnin tasarımına da tesir etmiştir. Daha basit ifade etmek gerekirse, üreme başarısını artıracak herhangi bir şey, bu başarıya katkıda bulunmayan herhangi bir şey pahasına -varlığını sürdürmeye karşı bir tehdit oluştursa da- yayılacaktır." s:32
    Evet, üreme güdüsü ve bunu tetikleyen haz, tüm dış tehditlerden, tehlikelerden, korkulardan sıyrılmayı başarır. Zira bazen en feci acılara karşı bile ağır basar. Peygamberdevesi ve yusufçuk böceği bu konudaki en mazoşist canlılardandır. Üremelerinin büyük bir kısmı erkek bireyin ölümü ile sonuçlanır. Pegamberdevesi erkeği, üreme hâlen devam ederken dişisi tarafından başından başlamak suretiyle canlı canlı yenmeye başlar. Dişinin yavruları için ilk besini babalarıdır. Zira taze yumurtalar için bu gerçekten de önemli bir besindir. Bu hayvandaki çiftleşmelerin %25'i erkeğin ölümü ile sonuçlanıyor. Dişinin döllenme zamanındaki besinin %65'ini partneri oluşturuyor.

    Silahlanma yarışındaki yarışın düşman (av-avcı) arasında değil de, türün bireyleri arasında olduğunu şu paragraf ile çok kalıcı hale getirmiş; "Ceylan için önemli olan çitalardan değil diğer ceylanlar­dan hızlı olmaktır. (Arkadaşıyla birlikte bir ayının saldırısına uğrayınca koşarak kaçan bir felsefeciye dair eski bir mesel var­dır. Mantık yürüten arkadaşı "Faydası yok. Asla bir ayıdan daha hızlı koşamazsm" der. Felsefeci ise "Ayıdan daha hızlı koşmak zorunda değilim ki" diye cevap verir, "Senden hızlı koşmam ye­terli.")" S:46

    Kitap devam eden bölümlerde neden eşeyli üremeye gerek duyduğumuza, seçimlerimizi nelerin belirlediğine değinmiş. Kadın-erkek rollerini kesinlikle tarafsız bir üslupla ele almış.
    Ama yanlış bir şekilde cinsel seçilimi yönlendirenin her zaman dişi olduğunu iddia etmiş. Bu hipoteze göre erkek seçilmek için rekabet eder, dişi kendisinin ulaşabileceği en iyiyi seçer.
    Erkek antiloplar kendileri için kavga ederken, dişileri karnını doyurmak ile ilgilenir. Çapraz müsabakalar sonucunda lider seçilir ve diğerlerini zalimane bir şekilde kovalar. Hiç bir antilop performansı daha iyi olan erkeğe tezahürat yapmaz. Kim kazandı, kim darbe aldı bu konular dişinin ilgi alanı dışındadır. Sığırlar böyledir, köpekler böyledir, tavuklar böyledir. En güçlü erkek en çok dişiyi döller. Ama çok azı bunun dışında kalır.
    Sürülerde hiyerarşik düzen vardır. Olmasa bile vardır.. Örneğin insanları ele alalım; Homo Sapiens bireyleri, ömürlerince farklı ilişki deneyimleri yaşarlar. Erkek tavlamaya, dişi kur yapmaya programlanmıştır. Bu ikisi birbirinden çok farklı değildir, çünkü karşılıklı seçim mevzubahistir.
    Erkeği; Güçlü, korumacı, fiziki olarak estetik, sağlıklı olmasına ve dişiyi; doğurgan, estetik, sağlıklı kriterlerine göre 10 üzerinden numaralandıralım.
    Bireyler istediği partneri elde etme başarısını kendine göre derecelendirerek her zaman ulaşabilecekleri en iyi partnere ulaşmayı hedefler. Sonuca baktığınızda her birey kendi numarasına yakın bir numara ile eşleşmiş olur. Bu onun son tercihi olabilir ama son hedefi asla değildir. Bunu neden söylüyoruz; evlendikten sonra kendini salan, "nasıl olsa evlendim, artık benim" diyen bireyler bir düşünsün diye. Zira etrafınızdaki hemcinslerinizin ortalamasının altına düşecek olursanız, terk edilmeniz değil ama terk edilmek istenmeniz kaçınılmazdır. O yüzden gözde olarak kalmaya devam etmelisin.
    Neyse bu konuda da bu kadar gevezelik yeter. Bir diğer yanlışa geçelim.

    Bu yanlış ise, eşcinsellik konusunda. Önce yazarın iddiasına bakalım; "Bir erkek, bir kadına karşı cinsel ilgi duyar, çünkü beyni belli bir yönde gelişir. Beyin belli bir yönde gelişir, zira erkeğin genetikolarak tayin edilmiş erbezlerinin ürettiği testosteron, annesinin rahmindeyken erkeğin beynini ileride, ergenlik döneminde, ye­niden testosterona tepki verecek biçimde etkiler. Erbezi genle­rinden, ana rahmindeki ya da ergenlikteki testosteron patlama­sından -ya da bu üçünden herhangi birinden- mahrum kalırsa­nız tipik bir erkek olamazsınız. Büyük olasılıkla, diğer erkeklere ilgi duyan bir erkek, erbezlerinin nasıl gelişeceğini ya da beyni­nin hormonlara nasıl tepki vereceğini tayin eden farklı bir gene veya testosteronun ergenlik çağındaki patlama sürecinde fark­lı bir öğrenme deneyimine -ya da bunların bir bileşimine- sa­hip bir erkektir. (...)
    Eşcinsellik genine ilişkin yeni kanıtların en ikna edici olanı, aynı ana rahminde büyüyen ve aynı evde yetişen ayrı yumurta ikizlerinin, eşcinsel olma olasılıklarının dörtte bir olmasıdır. Öte yandan, aynı doğaya ve yetişmeye sahip tek yumurta ikizleri­nin, aynı eşcinsel alışkanlıkları paylaşma şansı ikide birdir. Eğer tek yumurta ikizlerinden biri eşcinsel ise, erkek kardeşinin de eşcinsel olma olasılığı yüzde ellidir. Ayrıca, genin babadan değil anneden alındığına dair sağlam bulgular vardır." yazarın kaynağı: 1 M. Bailey, söyleşi D- Hamer, söyleşi, F. VVhitam, söyleşi. Levay "1993."

    Yani bu kaynak Levay isimli yazarın 1993 basımı Cinsel Beyin isimli kitabından alıntılanmış. Fakat bilimsel makaleler böyle olmaz. "Eşcinsellik biyolojiktir ve biz bunu kanıtladık " diyebilmek için, araştırmanın içeriği hakkında bilgi verilmeli. Bu içerikler nelerdir; Bölgesel alandaki farklara bakıldı mı, kaç kişi üzerinden olasılık üretildi, deneyler tekrarlanınca aynı sonuçları verdi mi?

    Hemen bakıyoruz;
    Sanırım yazarın referans aldığı araştırma bu olmalı "Cinsel yönelimin belirlenmesinde genetik ve çevrenin önemini kıyaslamak amacıyla birkaç ikiz çalışması yapılmıştır. 1991’de yapılan bir araştırmada Bailey ve Pillard, tek yumurta erkek ikizlerinde %52 oranında, çift yumurta erkek ikizlerinde ise %22 oranında eşcinsellik bakımından uyum bulmuştur."
    Kaynak: Bailey JM, Pillard, RC (1991). "A Genetic Study of Male Sexual Orientation". Archives of General Psychiatry. 48 (12). ss. 1089–96. doi:10.1001/archpsyc.1991.01810360053008. PMID 1845227.

    Bir sonraki deney; " 2000’de Bailey, Dunne ve Martin 4,901 avustralyalı ikiz üzerinde yaptığı araştırmada benzer sonuçlar bulmuştur. Tek yumurta erkek ikizlerinde %20 oranında uyum bulurlarken tek yumurta kız ikizlerinde yüzde %24 oranında uyum bulmuşlardır. "
    Kaynak:Bailey JM, Dunne MP, Martin NG (Mart 2000). "Genetic and environmental influences on sexual orientation and its correlates in an Australian twin sample". J Pers Soc Psychol. 78 (3). ss. 524–36. doi:10.1037/0022-3514.78.3.524. PMID 10743878.

    3) "Bearman ve Brückner (2002) önceki araştırmaları az sayıda denek içermesi ve deneklerin popülasyonu temsil etmemesinden dolayı eleştirmiştir. Bearman ve Brückner, 289 tek yumurta ikizi ve 495 çift yumurta ikizi üstünde yaptığı araştırmada tek yumurta erkek ikizlerinde sadece %7.7, tek yumurta kız ikizlerinde ise sadece %5.3 oranında eşcinsellik bakımından uyum bulmuştur. Bulgular neticesinde sosyal çevreden bağımsız bir genetik etkiden söz edilemeyeceği öne sürülmüştür."
    Kaynak: This work was published in the American Journal of Sociology (Bearman, P. S. & Bruckner, H. (2002)

    " Biyometrik modelin bulgularına göre erkeklerin cinsel yöneliminde genetik faktörler %34-39, paylaşılmış çevresel faktörler %0, kişiye özgü çevresel faktörler %61-66 oranında etki etmektedir. Kadınların cinsel yöneliminde ise genetik faktörler %18-19, paylaşılmış çevresel faktörler %16-17, kişiye özgü çevresel faktörler %64-66 oranında etki etmektedir."
    Kaynak: Långström N, Rahman Q, Carlström E, Lichtenstein P (Şubat 2010). "Genetic and environmental effects on same-sex sexual behavior: a population study of twins in Sweden". Arch Sex Behav. 39 (1). ss. 75–80. doi:10.1007/s10508-008-9386-1. PMID 18536986.

    Genetik çalışmalarda neden tek yumurta ikizi araştırması tercih edilir: Monozigotik olarak da bilinen tek yumurta ikizleri, tek bir sperm hücresi tek bir yumurtayı döllediğinde meydana gelirler. Bu zigot (yumurtayla birlikte sperm) aynı genetik malzemeden oluşan iki embriyo oluşturarak ikiye bölünür. Böylece aynı anda doğan tek yumurta ikizleri oluşmuş olur.

    Özetle eşcinsellikte etkili olan faktörler; Kişiye özgü faktörler (kaza, travma, olumsuz deneyim), genetik faktörler, hormansal faktörler ve çok az etkili olsa da çevresel faktörler (okul, ev vb. gibi ortak paylaşım alanları) 'nın bir kombinasyonudur.

    Yazar Freud'çu argümanların etkili olmadığını savunmakta. Ama deneyler öyle söylemiyor.
    Mesela anne tarafından büyütülen çocukların ilerde homoseksüel olma ihtimalinin daha fazla olduğu görülmekte.

    Başka bir kapsamlı çalışma şöyle; " İsveç’te 1959-1985 yılları arasında dünyaya gelmiş olan 43.808 ikizin hepsi, internet üzerinden, kişisel davranışlar ve deneyimleri araştıran soruları içeren çalışmaya katılmaları için davet edilmiştir. 2320 tek yumurta ve 1506 çift yumurta ikizi çalışmaya katılmıştır. Katılan erkeklerin yaklaşık yüzde 5’i, kadınların ise yüzde 8’i hayatlarında en az bir kez kendi cinslerinden bir partnerle cinsel birliktelik yaşadıklarını söylemişlerdir. Ardından sonuçlara tek ve çift yumurta ikizlerinin özelliklerini karşılaştırmayı sağlayan bir istatistiksel yöntem uygulanmıştır. "

    "Araştırmacılar gay erkeklerin gay olmayan erkeklere göre daha az sevecen daha çok reddedici babalara sahip olduklarını ve anneleriyle daha yakın bir ilişki kurduklarını bulmuştur. Bazı araştırmacılar bunun çocuklukta yaşanan ailesel deneyimlerin eşcinsellik için önemli bir belirleyici olduğunu ya da ailenin cinsiyet uyumsuzluğu gösteren çocuğa davranış şeklinin farklılığını gösterdiğini düşünmüştür. Michael Ruse iki olasılığında farklı durumlarda doğru olabileceğini öne sürmüştür. 2000’de Amerika’da yapılan bir ikiz çalışması ailesel faktörlerin (bu faktörler kısmen genetik olabilir) cinsel yönelime etki ettiğini bulmuştur."

    Kaynaklar: https://www.e-psikiyatri.com/...rin-etkisi-cok-dusuk

    Richard Dawkins'in açıklaması: https://m.facebook.com/...25813067463&_rdr

    Eşcinsellik genlerimizde vardır, bu bir gerçektir. Ama homoseksüellik gibi tamamen üreme karşıtı bir mutasyonun olabileceği ve genler ile aktarılabileceği fikri çok zorlama bir fikirdir. İnsanlar homoseksüelliğin kalıtsal ve genetik olduğunu savunmak istiyor fakat çevresel faktörler olmadan bunun mümkün olamayacağı görülmektedir. Peki insanlar homoseksüelliğin genetik olduğunu neden savunur? Türkiye'nin bilim alanında önde gelen bir kuruluşu olan Evrim Ağacı'nın açıklamasına bakalım; " Uyarı: Yukarıda okuduklarınızın tamamı sarkastiktir. Evrim Ağacı her zaman, her türlü "azınlık" konumundaki grubun haklarını "çoğunluk" konumundakilere karşı savunmuştur ve sonsuza dek savunacaktır. "
    Kaynak: https://evrimagaci.org/...in-10-neden-1415/amp

    Bilim azınlığın veya çoğunluğun durumuna göre argüman savunmaz. Bilimin gelişmesi her zaman tüm olasılıkların tartışılması, değerlendirilmesi ve düşünce üretilmesi ile olur.

    Şimdi gelelim "eşcinsellik kalıtsal değildir, arzu eden bireylerin heteroseksüel olabilmek adına tadavi görmesi mümkündür" diyen insanların karşılığında aldığı tepkilere.


    'Eşcinsellik tedavisi' afişi asan doktor için meslekten men talebi: " İtalya'da bir tıp kliniğine eşcinsellere "tedavi" öneren bir afişin asılması tepkilere neden oldu. Kliniğin sahibi doktor afişi savunurken, LGBTİ (Lezbiyen, gay, biseksüel, trans, interseks) dernekleri ve siyaset dünyasından doktorun meslekten men edilmesi çağrıları geliyor. (..)
    Savona kentindeki kliniğe asılan afişte, "Luca eşcinseldi. Ama dini ve psikolojik temelli bir dönüşüm süreci sayesinde erkekliğini ve heteroseksüelliğini yeniden kazandı" ifadeleri yer alıyor. Afişte, sözü edilen bu "dönüşüm sürecini" yöneten bir "terapi grubunun" iletişim bilgileri de veriliyor. (..)
    İtalya'nın en büyük ulusal LGBTİ derneği olan Arcigay'in Savona kenti başkanı Mirko Principato, "Bize gelen şikayetler üzerine afiş hakkındaki iddiaları doğrulamak için kliniğe gittim ve eşcinselliği terapiyle tedavi etme vaadinde bulunan iğrenç metnin duvarda asılı olduğunu gördüm. Tabipler Birliği'ne şikayette bulunduk fakat 20 Aralık'tan bu yana herhangi bir yanıt alamadık, bu sebeple bu vakayı halka açıklamaya karar verdik" dedi. (..)
    "Bu haber bizi Ortaçağ'a geri götürüyor"

    Siyaset dünyasından da doktora tepkiler gelmeye başladı. İktidardaki Demokratik Parti'den Senatör Sergio Lo Giudice, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) eşcinselliği hastalıklar listesinden onlarca yıl önce çıkardığını hatırlattı ve "Savona'dan gelen haber bizi Ortaçağ'a geri götürüyor. Gay ve lezbiyenleri 'tedavi etmek' için 'onarıcı terapi' denilen şeyleri teşvik eden bir doktor ancak kendi mesleğini lekeler" dedi.

    Senatör, Vaccaro'nun Tabipler Birliği tarafından meslekten men edilmesi gerektiğini söyledi."
    Kaynak: https://www.bbc.com/...erler-dunya-42693568

    İsrail Eğitim Bakanı: Eşcinsellik tedavisi işe yarıyor, bizzat uyguladım : https://www.indyturk.com/...izzat-uygulad%C4%B1m
    Sunundaki itibarsızlaştırma safsatasına özellikle dikkat.

    Gelelim onarılır mı- onarılmaz mı tartışmasına. Şu anda mevcutta bulunan çalışmaların çoğunun olumludan çok olumsuz etkisi olduğunu görüyoruz. Ama tedaviye yanıt veren insanların sayısı yadsınamaz. Buyrun bir örnek:
    "Merter ve Karabulut, Benötesi Psikoloji Derneği'ne başvuran eşcinselleri dönüştürürken rüya analizi ve derinlemesine aile analizinden oluşan, grup terapisiyle desteklenen bir terapi uyguluyor. Bunun, varoluş sorunu yaşayan eşcinsellerin özlerine dönmesinde etkili olacağını ileri sürüyorlar. Nitekim terapi uyguladıkları yedi kişiden üçünde dönüşümün ilk aşaması olan öfke azalması yaşanmış, bu üç kişi eşcinsel rollerinin farkına varmış. İki kişi eşcinsel hislerini devam ettirmekle birlikte eşcinsel yönelimlerini reddetmiş. Diğer iki kişi ise dönüşüp dönüşmemek konusunda kararsız bir tutum takınmış.

    Nicolosi ise şimdiye kadar 2000'in üzerinde eşcinsele terapi uyguladığını söylüyor: "Bunların üçte birinde hiçbir değişim olmadı. Üçte birinde önemli gelişmeler kaydettik. Kalan üçte bir ise dönüştürüldü, fakat bu mutlak bir dönüşüm değil." "
    Kaynak: https://kaosgl.org/...llik-onarilabilir-mi

    Eşcinsellik tedavisi ile ilgili vadde bulunan bir psikoterapi merkezi: https://www.empatidanisma.com/...lik-tedavisi-kocaeli

    Konuyu toparlamak gerekirse sayın arkadaşlar; eşcinselliğin genetik olduğu ve iyileştirilemez olduğu yargısı (tekrar tekrar söylüyorum) bir yanılgıdan ibarettir. %30 dolaylarında genetik olduğunun düşünülmesi pek bir şey ifade etmez. Çevresel faktörlere dikkat etmek en önemli unsurdur.
    Etrafınızdaki homoseksüel insanların yaşadığı zorlukların çocuklarınızca da yaşanmaması için bunlara özellikle dikkat etmenizde fayda var.
    Bu arada kaynakların bazı kısımlarını kırpmamın amacı tek yönlü bakmak değil, somut delilleri ele alarak (örn deneyler) size farklı bir bakış açısı sunmak.
    Çünkü önemli ve bize lazım olan 10 kişiden 9'nun tadaviye cevap vermemesi değil (ki cevap veren bireylerin 3 te 1 olduğunu gördük) 10 kişiden birinin tedaviye cevap vermiş olması.

    Homoseksüel bireyler hayatlarını istedikleri gibi yaşamakta özgürdür. Ama homoseksüel olup da heteroseksüel olma konusunda yardım almak isteyen birey de özgürdür.
    Umarım faydalı olur, yorumlarda tartışmak isteyen lütfen ama lütfen saldırgan bir tutum takınmasın.
    Bu aralar uyku problemi çekiyorum ve samimi olmak gerekirse son derece asabiyim. Bunu tehdit ya da göz dağı amacı ile değil, birbirimizi üzmeyelim diye söylüyorum.

    Saygılarımla, keyifli okumalar dilerim.
  • Kadın hamile.
    Bebek erkekmiş.
    Aile mutlu çok mutlu.
    Bebek doğdu, pipisini gösterdi amcalara.
    Amcalarda bayram sevinci. Dünyanın en gerekli organını gördüler çünkü.
    Bebek terledi, çırılçıplak soydular, evde misafirlikte, mahallede böyle gezdi. Bu hakka sahipti çünkü pipisi vardı.
    Bebek biraz büyüdü. Sünnet olacak.
    Davullar, zurnalar, hediyeler… Çocuk düşündü;
    “Sanırım bu çok önemli bir organ”
    Çocuk aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Üç beş güzel kız var gittikleri yerde, annesi babası dedi ki:
    “Hangisini alayım oğlum sana?”
    Çocuk düşündü:
    “Sanırım karşı tarafa sormaksızın seçme hakkım var”
    Çocuk bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Çocuk acıktı, sofrasını varsa kız kardeşleri ve annesi hazırladı. Yemek bitince topladılar.
    Çocuk düşündü:
    “Sanırım kızlar/kadınlar bana hizmet etmekle yükümlü. ”
    Çocuk bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Kalabalık bir yemek daveti, herkes masaya sığmayacak. Erkekler ve yaşlılar masaya oturdu. Çocuğu da masaya oturtturdular. Annesi ve varsa kız kardeşleri yerde oturuyordu.
    Çocuk düşündü:
    “Sanırım önemli olan erkeklerin konforu.”
    Çocuk bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Servis yapılacak, önce erkeklere yemek verildi, erkekler yardım etmedi.
    Çocuk düşündü:
    “Sanırım öncelikli olan erkeklerin karnının doyması. ”
    Çocuk bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Çocuğun kız arkadaşı oldu.
    Bütün sülale duydu. Herkesin ağzı kulaklarında. Densiz bir amca:
    “Neler yapacan bahim gızlaraaa"dedi.
    Çocuğun annesi ve babası:
    "Oğlumdan daha iyisini mi bulacak?” dediler.
    Çocuk düşündü:
    “Sanırım en iyisini hak eden benim ve bu yüzden kızlara rızasıyla ya da rızasız istediğimi yapabilirim. ”
    Çocuk bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Çocuk büyüdü, arkadaşlarıyla dışarı çıktı, gezdi, eğlendi. Eve geç geldi paşalar gibi karşılandı. Kız kardeşi eve geç geldiği için azar işitirken , dövülürken.
    Genç düşündü:
    “Sanırım eve istediğim saatte girip çıkabilirim. ”
    Genç bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Kavga etti, ağzı burnu kan içinde.
    Annesi, babası:
    “Koçum benim helal olsun. ” dedi
    Genç düşündü:
    “Sanırım güçlüyüm ve sorunlarımı bu şekilde halledebilirim. ”
    Genç bunu aklının en karanlık köşesine yazdı.
    Genç büyüdü
    Ama bir türlü adam olamadı... (alıntıdır)
    Sizce bu çocuğun böyle olmasında yetişmesinde suçlu kim?
    Anne, baba, amca, toplum kim suçlu bu çocuğun kendisi mi suçlu yoksa.
    Suçlu hepimiziz baylar bayanlar kusura bakmayın hepimiz suçluyuz, hepimiz…
    Bir çocuk doğduğunda beyaz bir sayfa gibidir tertemizdir.
    O sayfayı dolduralım diye ne yazık ki kalemi biz kirlenmiş, kötü ruhlu,öfke, nefret dolu, ihtiraslı, intikamcı,sevgisiz ve merhametsiz insanların eline verdiler.
    O tertemiz kafaları kendi ihtiraslarımızla doldurduk. Kirli olmamız yetmiyormuş gibi o masum, sevgi dolu, savunmasız çocuğa tüm ahlaksızlıklarımızı bizzat biz aşıladık.
    Çocuk terbiye etmedik, kendi egomuzu tatmin etmek için küçücük çocukları harcadık.
    Erkekler çocuklarını yücelttik, kız çocuklarını aşağıladık, ikinci sınıf insan muamelesi yaptık.
    O tertemiz çocukların kalplerine değişik vasıflar, kurallar, kanunlar, yaptırımlar yükledik onlar da uyguladı.
    Sonra çıktık dedik ki bu neden böyle oldu!
    O çocuk böyle olmadı o çocuğu böyle yapan biz olduk.
    O yüzden şikayet etmeye dizimizi dövmeye gerek yok.
    Çocuklarımıza her türlü sıfatı yükledik, her türlü ahlaksızlığı hak olarak öğrettik ama insan olmayı, karşı cinse saygıyı, hayvana sevgiyi, kalbe merhametin ne kadar yakıştığını öğretmedik.
    Önce dedik bak evladım yalan söylemek hoş bir şey değil, sonra kapı çalınca hoşlandığımız birini delikten görünce evladım kapıyı aç deki annem, babam evde yok.
    Sonra çocuk düşündü madem yalan kötü bir şey annem ile babam neden yalan söylüyor hatta bu yalanı bana söylettiriyor. Hımm dedi demek ki yalan söylemek gerekli bir şey..!
    Bu çocukları biz eğitiyoruz, biz bitiriyoruz…
    Tacizci, sapkın çocuklarımızın günahkarları biziz bunu unutmayın, bunun bilincinde olun ve ona göre çocuk büyütün.
    Çocuk doğurmak kolay, önemli olan doğurmak değil ahlaklı bireyler yetiştirmek bunu özellikle size söylüyorum.
    Erkek çocuklarınız konusunda yaptığınız hataları saydım şimdiye kadar.
    ayrıca değinmek istediğim bir konu daha var.
    Kızlarınızı İyi Yetiştirin
    Kendi kendilerine yetmeyi öğretin.
    Namuslu olmanın yürekten geçtiğini öğretin.
    Evden çıkar çıkmaz ilk köşede eteğinin boyunu kısaltmasına gerek olmadığını öğretin.-
    İstediğini giymeyi öğretin.
    İnsanın ahlakının sadece kendi beyninde olduğunu öğretin.
    Kıskanılmanın sevilmeyle aynı olmadığını öğretin.
    Kıskanılmanın güzel, saygısızlığın kötü olduğunu öğretin.
    Beni çok kıskanır, dışarı çıkarmaz, şunu bunu giydirmez diyen adamla gurur duymamayı bunun aslında kendine hakaret olduğunu öğretin.
    Arayıp neredesin; kiminlesin vs. diyen adama seni tanımadan önce nasıl davranacağımı bilmiyor muydum haddini bil demeyi öğretin.
    Eşlerini aldatan erkeklerin yanındaki ikinci kadın olmamayı öğretin.
    Oğullarınızı İyi Yetiştirin
    Karşı cinse saygı duymayı öğretin.
    Gece yarısı evine dönen kadının “aranmadığını” öğretin.
    Bir kadının omzuna arkadaş olarak da sarılabileceğini öğretin.
    Dokunmaktan korkmamasını öğretin.
    Sevmenin değer verme olduğunu öğretin.
    Sahip çıkmayla sahibi olmanın farklı olduğunu öğretin.
    Bulunmaz hint kumaşı olmadıklarını; olsalar bile burun silinen mendillerinde kumaştan yapıldığını; hiç kimseyi küçük görmemeyi öğretin.
    Ama bunları önce kendi içinizde ki çocuğa öğretin…

    Akıl ve mantıkla kalın..!
  • 448 syf.
    ·9 günde·7/10
    Jordan Peterson ile tanışmam, bir ay kadar önce, milyonlarca kez izlenmiş youtube videolarına denk gelmem ile oldu. Kendisi Kanadalı bir klinik psikolog, onu ünlü yapan yönü ise, politik doğruculuk ve feminizm konularındaki “genel eğilime” ters görüşleri. Günümüz toplumunda erkeklerin kendi doğal hallerinden utanacakları şekilde yetiştirildiklerini söylüyor. Baskınlık mücadelesi, agresiflik gibi özelliklerin erkeğin yapısında olduğunu, yani yetiştirme ve kültür nedeniyle değil biyolojik nedenlerle böyle davrandığımızı düşünüyor. Ataerkillik karşıtı görüşlerin erkeklerin doğal özelliklerini de lanetlediğini bu nedenle de erkeklerin kendilerinden utanacakları şekilde hissetmelerine neden olunduğunu söylüyor. Cinsiyetler arası meslek ve gelir farklarının tek sebebinin ataerkillik olmadığını, bunun daha farklı birçok nedenden dolayı böyle olduğunu söylüyor.

    Bu kitaba gelecek olursak, burada kendi şahsi görüşlerine dayanarak 12 başlık altında tavsiyelerde bulunmuş.
    Örneğin birinci kuralda, insan da dâhil hiyerarşik düzene sahip birçok hayvan topluluğunda baskın hayvanların daha dik durduğunu, yenilenlerin ise daha kambur ve boynu bükük durduğunu söylüyor. Dik durmanın vücutta daha fazla serotonin salgılanmasına neden olacağını ve bizim hiyerarşi içindeki statümüze faydasının olacağını söylüyor. Veya dördüncü kuralda, kendimizi başkaları ile değil kendi geçmiş halimizle kıyaslamamızı tavsiye ediyor. Çünkü herkesin yaşantısı farklı, bu nedenle sağlıklı kıyaslama yapmak zor. İş yerinde sizden daha iyi olan birinin aile hayatı berbat olabilir, ve sizin mutlu bir evliliğiniz olabilir. Kim daha iyi durumda?

    Bu 12 tavsiyeyi verirken bol bol İncil’deki hikâyelerden örnekler veriyor. Aynı zamanda ünlü roman ve çizgi filmlerden de örnekler veriyor. Tabi psikolog olarak yaşadığı tecrübeleri de paylaşıyor.

    Sonuç olarak kendi yaşam tecrübelerini bizimle paylaşmış. Ben şahsen her görüşüne katılmasam da kendisini samimi buluyorum. Kitapları ve fikirlerinin alıcısı büyük çoğunlukla hayatı anlayamamış genç erkekler. Bunu söylüyorum çünkü sadece bu kitaptan bir milyon dolardan fazla kazandığını kabaca hesaplarsak (basıldığı yılın en çok satan 20 kitabından biri olmuş) bu konuşmaları ve kitapları kendi çıkarı için mi yayınladığı şüphesi doğar. Bence bu adam samimi, evet bu ün ile büyük kazançlar elde etmiş olabilir ama ben fikirlerini sırf kazançlı olduğu için değil, gerçekten bunlara inandığı için anlattığını düşünüyorum. Kanada’da çıkan bir yasa sonrası ifade özgürlüğü ile alakalı aldığı tutum bunun bir örneği, kariyerini riske attığı söyleniyor fikirleri uğruna. Aslında, şu an yazarken aklıma geldi, kitabındaki 7.kural da bir bakıma bu konu ile ilgili.

    Genelde hem youtube konuşmalarında hem kitabında benzer cümleler var. Aynı şeyleri, aynı örnekleri vererek anlatıyor.

    Sonuç olarak, Herkesin kendi yaşına ve hayat tecrübesine göre, belki az belki çok alabileceği bir şeyler var bu kitaptan.
    ---- İnceleme Sonu-----


    ---- Kendime Notlar-----

    1- STAND UP STRAIGHT WITH YOUR SHOULDERS BACK

    Istakozlar üstünlük hiyerarşisine sahiptir. En güçlü erkekler en iyi yerleri kapar, en iyi ve en çok besine ulaşır, en çok dişiyi döller. İki erkek ıstakoz karşı karşıya geldiğinde birbirleriyle boy ölçüşürler. Çeşitli taktiklerle dövüşmeye gerek kalmadan birinin diğerinin üstünlüğünü kabul etmesine uğraşırlar. Mecbur kalırlarsa da dövüşürler. Üstün gelen ıstakoz daha çok serotonin salgılar, bu nedenle de daha dik durur ve kendine güveni yüksektir. Yenilen ıstakoz ise daha az serotonin salgılar, daha kambur ve boyun eğici durur. Bu durum hiyerarşiye sahip tüm hayvan topluluklarında benzerdir.
    Biz insanlar da hiyerarşik hayvanlarız. Bu nedenle bizim içinde benzer durumlar geçerlidir. Hiyerarşinin üst seviyesinde bir erkekseniz, en iyi yerlerde yaşar, en kaliteli yiyeceklerle beslenir ve sizinle cinsel ilişki için kadınlar sıraya girer. Hiyerarşinin üst seviyelerinde bir kadınsanız da en kaliteli erkekleri eş olarak seçebilirsiniz.
    Eğer düşük seviyeli biri iseniz, kötü yerlerde yaşar ve kötü beslenirsiniz. Hem fiziksel hem ruhsal durumunuz kötüdür. Cinsel açıdan arzulanır biri değilsinizdir. Daha çok hastalanır ve daha erken ölürsünüz.
    Beyninizde antik zamanlardan kalma bir sayaç vardır ve bu sayaç başkalarının size nasıl davrandığına bakarak sizin hiyerarşideki seviyenizi saptar. Eğer akranlarınız size değersizmişsiniz gibi davranıyorsa sayaç serotonin salgılanma seviyelerini düşürür. Bu da sizde duygu uyandıracak her türlü duruma karşı hassas olmanıza neden olur, özellikle de negatif duygularsa. Bu hassaslığa ihtiyacınız var. Çünkü hiyerarşinin aşağı seviyelerinde acil durumlar sık gerçekleşir ve hazır olmanız gerekir.
    Ancak bu sürekli tetikte olma haline stres diyoruz ve stres çok fazla enerji tüketir. Hiyerarşinin altlarındaysanız, beyninizdeki bu sayaç en küçük bir beklenmedik engeli, kontrol edilemez sorunlar zincirinin başlangıcı sayar. Böylece aslında gelecek için saklayabileceğiniz enerji ve kaynaklarınızı tetikte olmakla ve panik hareketler yapmakla heba edersiniz. Eğer ne yapılacağını bilmiyorsanız, her şeyi yapmaya hazır olursunuz. Bu da sizi oldukça dürtüsel ve dikkatsiz biri yapar. Sağlıklı kararlar veremez, muhtemel zevk ve fırsatlara balıklama atlayabilirsiniz. Bu acil durumlara hazır olma hali sizi her açıdan tüketir.
    Diğer taraftan eğer yüksek statülü iseniz sayacınız soğuktur. Sürüngen öncesi beyin parçanız yaşadığınız bölgeyi güvenli bir yer olarak kabul eder. Size zarar verebilecek bir şeyler olma olasılığını düşük görür. Genellikle fırsatlarla karşılaşırsınız, felaketlerle değil. Bolca serotonin salgılandığı için kendine güvenen, sakin biri olursunuz. Bölgeniz emniyette olduğu için uzun vadeli planlar yapabilirsiniz.
    Rutin gereklidir. Her gün yaptığımız işlemler otomatikleşmelidir. Böylece kararlı ve güvenilir alışkanlıklara dönüşürler.
    Anksiyete ve depresyon, eğer hastanın günlük rutinleri yoksa kolay tedavi edilemez. Her gün aynı saatte uyanmak bir gerekliliktir. Sabahları yağ ve protein ağırlıklı bir kahvaltı yapma alışkanlığı da faydalıdır.
    Eğer birisi bir travma sonucu incinmişse, üstünlük sayacı, sonradan olabilecek olaylarda incinmenin muhtemel olacağı şekilde dönüşüm geçirir. Bu özellikle çocukluğunda veya gençliğinde zorbalık görmüş kişilerde olur. Kolay hayal kırıklığına uğrayan ve endişeli bir hale gelirler. Savunmacı bir pozisyonda yaşar ve üstünlük rekabeti anlamına gelecek doğrudan göz temasından kaçınırlar.
    Bazen insanlar zorbalık görürler çünkü karşı koyamaz, direnemezler (can’t fight back). Örneğin altı yaşındaki bir çocuk ne kadar sıkı olursa olsun dokuz yaşındaki bir çocukla baş edemez ve büyükleri tarafından kendisine zorbalık yapılabilir. Ancak yetişkinlikle birlikte bu farklar kaybolur.
    Ancak aynı sıklıkta, insanlar zorbalık görürler çünkü direnmez, karşı koymaz, savaşmazlar (won’t fight back). Bu, sıklıkla sevecen ve fedakâr mizaçlı insanlara olur. Bu ayrıca her türlü saldırganlığı hatta öfkeyi yanlış bulan insanlara da olur. Bu insanlar sıklıkla babaları öfkeli ve kontrolcü tipler olurlar.
    Saldırganlık kapasitesi çok dar bir ahlak ile kısıtlanmış, merhametli ve fedakâr (ve saf ve sömürülebilir) bu kişiler kendilerini korumak için gerekli olan gerçekten haklı ve uygun kişisel koruyucu öfkeyi gösteremezler. Eğer ısırabiliyorsan genellikle ısırmak zorunda kalmazsın. Ustaca benimsendiğinde saldırganlık ve şiddetle karşılık verme yeteneği, gerekli olduğunda gerçekten saldırma ihtimalini düşürür. Size karşı yapılmaya başlanan saldırganlığın ilk aşamalarında, eğer hayır diyebiliyorsanız ve bunu kastederek söylerseniz (yani reddedişinizi kesin terimlerle ifade eder ve arkasında durursanız) baskıcı için baskı alanı sınırlı kalacaktır. Yetersizlik veya güç dengesizliği nedeniyle kendi haklarının arkasında durmayan insanlar kadar, bölgesini koruyucu tepkiler vermeyi reddeden insanlar da sömürüye açıktırlar.
    Saf, zararsız (naive, harmless) insanlar genellikle eylemlerini ve fikirlerini birkaç aksiyoma dayandırır: insanlar temelde iyidir, kimse kimseyi gerçekten incitmek istemez, güç kullanmak yanlıştır… Bu aksiyomlar kötü niyetli (malevolent) bireylerin varlığında çöker. Hatta çökmekten de kötüsü, bu düşünceler sömürüye davet anlamına gelir. Çünkü zarar verme niyetindeki insanlar tam da bu tür naif insanları av olarak görür. Dolayısıyla bu zararsızlık aksiyomları yeniden şekillendirilmelidir.
    Saf insanlar içlerindeki öfke kapasitesini keşfettiklerinde ciddi anlamda şaşırırlar. Bunun örneğini travma sonrası stres bozukluğu yaşayan yeni askerlerde görüyoruz. Nedeni de sıklıkla kendilerine yapılan değil kendi yaptıkları şeylerden dolayı oluyor. Çatışma yerlerinde yaptıkları canavarlıklardan dolayı. Belki o zamana kadar dünyada kötülük yapanların kendilerinden tamamen farklı türde insanlar olduklarını düşünüyorlardı. Belki kendilerindeki zulmetme kapasitesini görmemişlerdi.
    Uyanma gerçekleştiğinde – Naif insan kendindeki kötülük tohumlarını ve canavarlık potansiyelini gördüğünde ve kendini tehlikeli olarak gördüğünde korkuları azalır. Kendine saygısı artar. Sonra belki baskıya karşılık vermeye başlar.
    Güçlü bir karakter ile yıkım kapasitesi arasında çok az fark vardır. Bu hayatın en zor derslerinden biridir.
    Eğer etrafta yenilmiş ıstakozun durduğu gibi (boynu bükük, kambur, omuzlar önde ve düşük, göz temasından kaçınan) dolanırsanız insanlar sizi düşük statülü olarak görür ve kendi beyniniz de sizi düşük statülü olarak kabul eder. O zaman da fazla serotonin salgılanmaz: Bu sizi daha az mutlu, daha endişeli ve hakkınızı savunmanız gereken durumlarda boyun eğmeye daha yatkın yapar. Ayrıca daha iyi yerlerde yaşama, iyi beslenme ve iyi eşler bulma şansımızı da azaltır. Alkol uyuşturucu gibi keyif verici maddelere daha meyilli yapar. Kısacası yenilen ıstakozun durduğu gibi durmak kötü bir şeydir.
    Ancak durumlar değişir, öyleyse siz de değişebilirsiniz. Positive feedback loops sizi dibe çekebildiği gibi ileri de götürebilir. Beden dilindeki değişimler buna önemli bir örnek teşkil eder. Gülümserseniz daha mutlu hissedersiniz. Mutlu hissederseniz de gülümsersiniz.
    Eğer duruşunuz bozuksa, başkaları sizi zayıf biri olarak görür ve siz de kendinizi zayıf görürsünüz. İnsanlar da ıstakozlar gibi birbirlerini tartarlar. Eğer dik durursanız size ona göre davranırlar.
    Dik ve omuzlar geride durmak sadece fiziksel bir şey değildir. Ayrıca metafizikseldir. Dik durmak var olma yükünü/sorumluluğunu gönüllü olarak kabul etmek demektir. Hayatın gerçekleri ile gönüllü olarak yüzleşirseniz sinir sisteminiz de ona göre davranır. Bir felaket beklemek yerine bir meydan okumaya karşılık verirsiniz.
    Dik durarak hiyerarşideki yerinizi almak için adım atmış oluyorsunuz. Bölgenizi işgal etmiş ve onu savunma ve genişletme niyetinde olduğunuzu ilan etmiş oluyorsunuz.
    Dik ve omuzlar geride durmak hayatın korkunç sorumluluklarını kabul etmek demektir.
    Yani duruşunuza çok dikkat edin. Dik yürüyün ve ileri bakın. Tehlikeli olmaya cesaret edin. Serotoninin vücudunuzda bolca dolanmasını teşvik edin. Kendiniz de dâhil herkes sizin yetkin ve yeterli biri olduğunuzu varsaymaya başlayacak ( en azından daha ilk bakışta sizi zayıf göremeyecek). Aldığınız olumlu tepkilerin verdiği cesaretle de daha az endişeli biri olmaya başlayacaksınız.
    Böylece, güçlenmiş olarak, sevdiğiniz birinin ölümcül hastalığında veya anne babanızın ölümün halinde bile dik durabileceksiniz ve diğer insanların aksi halde umutsuzluğa boğulacakken, sizin yanınızda sizden güç bulmalarına izin verebileceksiniz.

    RULE 2 – TREAT YOURSELF LIKE SOMEONE YOU RESPONSIBLE FOR HELP

    İnsanlar evcil hayvanlarının ilaçlarına ve tedavilerine kendi ilaçlarını almaya dikkat ettiklerinden daha çok dikkat ederler.
    Deneyimlerimiz bilimsel açıklamalardan çok bir film sahnesi, bir roman gibidir. Babamızın ölümü hastane listesindeki bir kayıttan daha fazlasıdır.
    Maddenin bilimsel dünyası atom, molekül gibi temel elementlere ayrılabilir. Deneyim dünyasının da aynı şekilde temel elementleri vardır. Biri kaos ve diğeri de düzendir. Üçüncüsü ise ilk ikisinin arasında bir denge kurma süreci, modern insanın bilinç dediği şeydir.
    Kaos bilinmeyendir. Düzen ise aksine bilinen şeydir.
    Biz milyonlarca yılda yoğunlukla sosyal olarak evrildik. Yani bizim çevremiz sadece objelerden oluşmaz, aynı zamanda kişiliklerden de oluşur. Beyinlerimiz de bu sosyalliğe göre şekillenmiştir. Aklımız insanlıktan çok daha eskidir. Aklımızdaki kategoriler de kendi türümüzden çok daha eskidir. En temel kategorimiz: erkek ve dişi.
    Sadece düzenin alanında kalırsak yeni şeyler öğrenemeyiz. Sadece kaos içinde kalırsak da bilinmezlik içinde boğuluruz. Bir ayağımız düzende yere sağlam basarken diğer ayağımızla kaosu keşfedersen kendimizi kaybetmeden gelişebiliriz.
    Adem ve Havva hikayesinde yılanın cennette bulunuyor olmasının nedenini çok düşündüm. Belki de yılan kaosu ve cennet de düzeni temsil ediyor. Ayrıca şu şekilde de yorumlanabilir: Ne kadar korunaklı bir düzen kursanız da kaos bir yerlerden ortaya çıkabilir.
    Düzeni abartarak potansiyel tüm tehditleri ortadan kaldırdığınızda başka bir tehlike ortaya çıkar: Çocuksu bir insanlık ve mutlak bir boşunalık. Buradan da anne babalara şu soru sorulabilir: Çocuğunuzu emniyet içinde tutmak mı yoksa onun güçlü olmasını mı istiyorsunuz? Çünkü ikisi birbirine zıt şeyler.
    Yılan Havva’ya yasak meyveyi yerse ölmeyeceğini aksine iyi ile kötünün bilgisine sahip olacağını söyledi. Havva da meyveyi yedi ve uyandı/bilgilendi. Bilinçli bir kadının bilinçsiz bir adama hiçbir zaman katlanmayacağı üzere meyveyi Adem’le paylaştı. Böylece o da bilinçlendi/farkında oldu. Zamanın başlangıcından beri kadınlar erkekleri bilinçlendirmekte/olgunlaştırmaktadır. Bunu öncelikle onları reddederek yaparlar. Bazen de onları sorumlu davranmazlarsa utandırarak yaparlar. Kadınlar üreyip çoğalmanın yükünü taşımaktadır.
    Meyveyi yedikleri zaman Âdem ve Havva farkındalığa sahip olunca, kendilerinin çıplak olduklarını fark ettiler. Ve bundan utandılar. Tanrı geldiğinde Âdem’i göremeyince ona nerede olduğunu sordu. Âdem “Çıplaktım, o yüzden saklandım” dedi, çalıların arasından. Tanrı “Kim sana çıplak olduğunu söyledi? Yoksa cennette yememen gereken bir şeyi mi yedin” diye sordu. Âdem Havva’yı işaret ederek “Kadın bana onu verdi” dedi… Böylece ilk kadın ilk erkeği uyandırmış/bilinçlendirmiş oldu. İlk erkek önce kadına sonra, tanrıya lanet etti. Bu o zamandan beri tüm erkeklerin hissettiği şeydir.
    Önce sevdiği kadının potansiyeli karşısından kendini küçük hisseder. Ardından Tanrıya küfreder, kadınları böyle şirret, kendisini böyle işe yaramaz ve varlığı da derinden kusurlu yaptığı için. Ardından intikam almayı düşünür. Ne kadar aşağılıkça ve ne kadar da anlaşılır. En azından kadın yılana lanet etti. VE görüyoruz ki yılan şeytanın kendisi. Yani aldatıcıların en iyisi tarafından aldatıldı kadın. Ama Âdem? Onu kimse zorlamadı.
    Tanrı önce yılanı lanetledi ve onu bacaksız yaptı. Böylece daima kızgın insanlar tarafından ezilme tehlikesi ile yaşayacak. Sonra kadına üzüntülü çocuklar dünyaya getirme ve onları büyütmekte değersiz ve bazen de kızgın erkeklere dayanma zorunluluğu verdi..
    Erkeğe ise ileri görüşlülük verildi. Böylece gelecek için şu anı feda etmesi gerekecekti. Emniyet için zevki kenara bırakması gerekecekti. Kısacası çalışmak zorunda olacak ve bu zor bir çalışma olacaktı.
    Böylece bölümün başındaki soruya dönebiliriz, insan evcil hayvanına kendisine baktığından daha dikkatli bakıyor çünkü insan kendi kötülüğünü, kusurlarını biliyor ve hataları için kendini cezalandırabiliyor. Ancak köpek kendisi gibi uyanmış değil, o masum.
    Eğer bu ikna edici değilse diğer hikayeye geçebiliriz.
    Bizim aksimize köpekler veya kediler kendi zayıflıklarını bilmezler. Bizler kesinlikle nerede ve nasıl zarar görebileceğimizi biliriz. Bu bilinçliliğin (selfconsciousness) iyi bir tanımıdır. Bizler kendi savunmasızlığımızın, sınırlarımızın ve ölümlülüğümüzün farkındayız.
    Bizler bilinçli olduğumuz için diğer insanlara dehşet verebilir. Onlara işkence edip, aşağılayabiliriz. Bu köpeklerin avlanmasından çok başka bir şeydir. Bu iyi ve kötünün bilgisine sahip olmaktır.
    Eğer kendimize düzgün bir şekilde bakmak istiyorsak kendimize saygı duymalıyız – ama duymayız. Çünkü biz cennetten kovulmuş yaratıklarız.
    Eğer doğrulukla yaşar ve doğruyu konuşursak tekrar Tanrı ile birlikte yürümeye başlar kendimize ve dünyaya saygı duymaya başlayabiliriz. Böylece kendimize de baktığımız canlılara baktığımız gibi bakabiliriz.
    Carl Jung’dan iki önemli ders öğrendim. Birincisi “Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran” ve “Komşunu kendini sevdiğin gibi sev” cümlelerinde hiçbir iyi ahlakın olmadığı gerçeğiydi. İkincisi ise ben birinin arkadaşı, sevdiği vs isem benim kendi adıma onun da kendi adına pazarlık yapması ahlaki zorunluluktur. Eğer böyle olmazsa durum birinin diğerinin kölesi olmasına gider. Bunda ne tür biri iyilik var? Tarafların ikisinin de güçlü olduğu bir ilişki daha iyidir.
    Kliniğimde danışanlarıma kendilerine başkalarına değer verdikleri gibi değer vermelerini söylüyorum.
    Kendinize bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın. Bu sizi ne mutlu ediyorsa onu yapın demek değil. Bir çocuğa tatlı bir şeyler verdiğinizde çocuk mutlu olur. Ancak bu çocuğu sürekli şekerle beslemelisiniz demek değildir. Mutlu ile iyi aynı şeyler değildir. Çocuğun dişlerini fırçalamasını da sağlamalısınız. Kışın dışarı çıkarken kalın giyinmesini de sağlamalısınız, kendisi itiraz etse bile. Bir çocuğun erdemli, sorumlu, farkındalık sahibi biri olmasına yardım etmelisiniz. Aynı bakış açısını kendinize neden uygulamayasınız?
    Geleceğinizi düşünün ve “kendime düzgün bakarsam hayatım nasıl olur” sorusunu sorun. Boş zamanım olursa kendimi, sağlığımı ve bilgimi nasıl geliştirebilirim diye sormalısınız kendinize.
    Rotanızı çizmek için şu an nerede olduğunuzu bilmeniz gerekir. Kim olduğunuzu bilmeli hem silahlarınızı hem de zayıflıklarınızı anlamalı ve kendi sınırlarınıza saygı duymalısınız.
    Nereye gideceğinize karar vermelisiniz. Böylece kendi çıkarınız adına pazarlık yapabilirsiniz. Kendi prensiplerinizi açıkça belirlemelisiniz böylece sizden faydalanmak isteyenlere karşı kendinizi savunabilirsiniz.
    Kendinizi dikkatli bir şekilde disipline etmelisiniz. Kendinize verdiğiniz sözleri tutmalı, tuttukça kendinizi ödüllendirmelisiniz. Böylece kendinize güvenir ve motive olursunuz. Friedrich Nietzche’nin dediği gibi “Kimin hayatında bir ‘neden’ vardır o kişi her türlü ‘nasıl’ ile başedebilir.”
    Dünyayı bir parça daha iyi bir yer yapmak herkes için iyidir. Cennete biraz daha yakın cehennemden biraz daha uzak bir yer yapmak. Kendi cehenneminizi de inceleyin. Böylece ondan uzaklaşmayı amaç edinebilirsiniz. Hatta hayatınızı buna adayabilirsiniz.
    Kendinize, bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın.

    RULE 3 – MAKE FRIENDS WITH PEOPLE WHO WANT THE BEST FOR YOU

    Yaşadığım kasabadan birkaç çocukluk arkadaşım vardı. Akıllı, meraklı, yetenekli çocuklardı. Gençlik yıllarında üniversite döneminde farklılaşmaya başladık. Onlar esrara takıldılar. O tip insanlarla arkadaş oldular. Ben kendi yolumda gittim. Sonraları onların çok kötü hayatları olduğunu, berbat işlerde çalışıp kötü yerlerde yaşadıklarını öğrendim. Neden insanlar kendileri için iyi olmayan kişileri arkadaş seçerler?
    Bazen, kendilerini değersiz gören insanlar, değişim için bir şey yapmazlar. Bazen de geçmişten ders almayanlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Belki biraz kader; biraz yetersizlik, öğrenme isteksizliği..
    İnsanlar başka nedenlerle de kötü arkadaşlar edinirler. Bazen birisini kurtarmak istedikleri için onunla arkadaş kalırlar. Bunu genelde saf kişiler yapar. Yardım etmenin erdem olduğunu söylerler. Ancak yardıma edilenlerin ne hepsi kurbandır, ne de hepsi kurtulmak ister.
    Gerçekten yardıma ihtiyacı olup da yardım isteyen biri ile sizi kullanmak/sömürmek isteyen birini ayırt etmek zordur. Kurtarmak istediğiniz kişinin, hayatın gerçek sorumluluklarını yüklenmekten kaçtığı için, amaçsız ve sefil hayatına devam edip etmediğinden emin misiniz?
    Birine yardım etmeden önce onun neden o durumda olduğunu anlamanız gerekir. Hemen onun bahtsız bir kurban olduğunu düşünmemelisiniz.
    Dipte yaşamak, tembellik, yarını düşünmeden yaşamak kolaydır. Zor olan sorumluluk alıp dik durmaktır. Yardıma ihtiyacı olduğunu sandığınız kişinin kolaya kaçmadığından emin misiniz?
    Kız kardeşinizle, babanızla veya oğlunuzla arkadaş olmasını istemeyeceğiniz birinin sizinle de arkadaş olmasına izin vermeyin. Arkadaşlık karşılıklıdır. Dünyaya bir hayrı olmayan birine yardım etmek gibi bir ahlaki zorunluluğunuz yoktur.
    Eğer etrafınız sizin ileri gitmenizi destekleyecek insanlardan oluşursa, sizin dağıtıp dibe vurmanıza hoşgörü göstermezler. Kendiniz için iyi şeyler yaptığınızda sizi teşvik ederler, aksini yaptığınızda ise sizden uzaklaşarak sizi cezalandırırlar. Bu da sizi doğru yolda olmaya zorlar. Kaliteli bir hayat yaşamak istemeyen arkadaşlar ise tersini yapar. Sigarayı bırakırsanız, size sigara uzatırlar. Sizin de onlar gibi alt seviyelerde kalmanızı isterler.
    Sizin için en iyisini isteyen insanlarla arkadaş olun.

    RULE 4 – COMPARE YOURSELF TO WHO YOU WERE YESTERDAY, NOT TO WHO SOMEONE ELSE TODAY

    Eğer küçük bir kırsal yerleşim yerinde yaşıyorsanız, bir şeylerde iyi olma ihtimaliniz yüksektir. Köyün en hızlı koşan çocuğu siz olabilirsiniz veya en güzel kızı, eğer hepsi beş kız varsa köyde. En güzel sesi olanı, en iyi börek yapanı vs. olabilir ve serotonin ile dolmuş halde keyiflenebilirsiniz.
    Şimdilerde milyonda bir görülen bir yeteneğiniz bile olsa bu, sadece İstanbul’da sizin gibi 15 kişi daha var demektir. Ayrıca artık sanal dünya ile birbirimize bağlı olduğumuza göre bunu yedi milyar insanla hesaplayın.
    Bu da şu sonucu doğurur. Her hangi bir konuda ne kadar iyi olursanız olun, bir yerlerde sizden daha iyisinin olma ihtimali çok yüksek.
    Bu can sıkıcı gerçeklere karşı iyi hissetmemizi sağlayacak bir şeyler var mıdır? Bir nesil psikolog, kendinizi iyi hissettirecek olumlu hayallerin ruh sağlığı için güvenli bir yöntem olduğunu düşünmüşlerdir. Bu aslında çok karamsar bir felsefedir ve şu kapıya çıkar: Hayatın gerçekleri korkunçtur ve sadece hayaller bizim sağlıklı kalmamızı sağlayabilir.
    Kıyaslamalar aslında gereksiz değildir. Eğer şu an yaptığınız bir şeyin alternatif şeylere göre daha iyi olduğunu düşünmüyorsanız, o şeyi yapmamalısınız. Bir şey bir şekilde yapılabiliyorsa, o şey daha iyi veya daha kötü bir şekilde de yapılabilir. Eğer daha iyi veya kötü diye bir şey yoksa yapmaya değer bir şey de yoktur. O halde bir değer de yoktur ve bir anlamda. Eğer bir şeyi yaparak bir ilerleme elde etmeyeceksek o şeyi neden yapalım ki? Anlamın kendisi daha iyi ve kötü arasındaki farka gereksinim duyar. Peki, kıyaslamalar gerekli ise bu can sıkıcı düşüncelerden nasıl kurtulacağız?
    Öncelikle başarılı veya başarısız olunacak tek bir alanın olmadığını görmek gerekir. Birçok alan var ve bu alanlardan bazıları size uygun olabilir. Doktor olmak ayrı bir hayat yoludur; tesisatçı, fırıncı, bankacı, mühendis olmak da. Var olmanın bir çok yolu var. Ayrıca eğer birinde başarısız olursanız başka bir alanı deneyebilme ihtimaliniz var.
    İkincisi aynı anda sadece bir alanda mücadele etmiyorsunuz. Birçok alan var. Yaptığını iş bir alan, arkadaş çevreniz de öyle ve aileniz de. Birindi vasatken diğerinde iyi olabilirsiniz.
    Son olarak mücadele ettiğiniz alandaki kıstasların çok çok özel olduğunu ve bu nedenle kendinizi başkaları ile kıyaslamanız, kısaca uygunsuzdur. Hepimizin ailesi var ancak hepimizin ailesi birbirinden farklı. Eşlerimiz ve çocuklarımız birbirinden farklı. İş arkadaşınız sizden daha iyi olabilir ancak berbat bir ailesi var, buna karşılık sizin mutlu bir evlilik hayatınız var. Kim daha iyi? Hayran olduğunuz ünlü aynı zamanda alkolik ve yobaz. Onun hayatı daha mı tercih edilesi?
    Kendinizi tanıyın. Ne istediğinizi ve kim olduğunuzu kendinize sorun.
    İçerlendiğiniz, kızdığınız şeyleri inceleyin. İçerlenme aydınlatıcı bir duygudur. Çok zararlı olan kötü üçlünün bir üyesidir: kibir, hilekârlık ve içerlenme. Ancak içerlenme iki türlü olur. Birincisi olgunlaşmamış kişinin yaptığı çocukça içerlenmedir. Ki bu durumda mızmızlanmayı bırakıp susmanız gerekir. İkincisi ise gerçek bir zorbalığın/tiranlığın sonucudur ve bu durumda ses çıkarmak ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü sessiz kalmanın sonuçları daha kötü olur. Konuşmanız gereken yerde susmak da bir yalandır. Ve zorbalık yalandan beslenir. Ne zaman tehlikesine rağmen baskıya karşı çıkmalısınız? İntikam hakkında hayaller kurmaya, hayatınız zehirlenmeye ve yakıp yok etme hayalleri ile zihniniz dolmaya başladığında.
    Başarısız olduğunu söyleyip durarak üzdüğünüz kendi benliğiniz ile barışın. Kendinize şu hedefi belirleyin: Günün sonunda hayatımın, küçücük bir parça olsa bile, sabahki halinden daha iyi olmasını istiyorum. Bu küçücük şey ne olabilir düşünün ve o şeyi yapın. Yaptığınızda da kendinizi ödüllendirin. İşte şimdi sıcak bir kahveyi hak ettiniz. Belki bunun saçma olduğunu düşünüyorsunuz. Yine de yapın. Ertesi gün de aynı soruyu sorun ve yine küçük bir ilerleme yaratın. Ve her geçen gün kendinizi eski halinizle kıyasladığınıza fark büyümüş olacak. Bunu üç yıl boyunca yaparsanız hayatınız tamamen değişmiş olacak.
    Görme eylemi vücut için çok karmaşık ve pahalı bir eylemdir. Bir şeyleri yüksek çözünürlükte görmek beyin için bir yüktür. Bu denenle etrafımızdaki şeyleri düşük bir çözünürlükte görürken sadece odaklandığımız şeyleri yüksek çözünürlükte görürüz. Bu nedenle neyi görmek, neye odaklanmak istediğimizi dikkatlice seçmeliyiz.
    Mutsuz biri olduğunuzu düşünün. İhtiyacınız olan şeyleri elde edemiyorsunuz. Bunun nedeni belki de istediğiniz şeylerin kendisidir. Arzularınız sizi kör etmiş olabilir. Belki de ihtiyacınız olan şey tam önünüzde duruyor ama siz başka bir şeye odaklandığınız için göremiyorsunuz. Odaklandığınız şeyler sizin hayata bakışınızı biçimlendirir. Ve kolay kolay değiştirmeleri zordur. Ancak zor da olsa bazen parçaları değiştirmek gerekir. Başka bir değişle belki de problem hayatta değil sizdedir. Hayatınız iyi gitmiyorsa belki bu sizin hayat hakkındaki yetersiz bilginizdendir, hayatın kendisinden değil. Hayatınızı daha iyi yapmak sorumluluk üstlenmek anlamına gelir ve bunu yapmak aptalca yaşayıp, kıskançlık ve kızgınlık hisleri ile dolmaktan daha çok emek ister.

    RULE 5 – DO NOT LET YOUR CHILDREN DO SOMETHING THAT YOU DISLIKE THEM
    RULE 6 – SET YOUR HOUSE IN PERFECT ORDER BEFORE YOU CRITIZE THE WORLD

    Hayatta trajik olaylar olur. Bazıları bu olayları yaşadıklarında hayatın adaletsizliğine, kötülüğüne kinlenir, kızgınlık ve mutsuzluk içinde yaşar. Bazıları ise bu olaylardan ders alır ve hem kendilerini hem de başkaları başka trajediler yaşamasın diye eyleme geçer. Birinci yol mutsuzluk ve acı getirirken, ikinci yol anlamlı şeyler yapmanıza vesile olur.
    Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir soru var. Yaşadığınız trajedi kaçınılabilir miydi? Kaçınılabilir bir şeydi ve siz önlem almak yerine kaderi suçladıysanız bir kez daha düşünmelisiniz.
    Öce kendi durumunuzu düşünün. Kendi kariyeriniz için yeterince sıkı çalışıyor musunuz? Yoksa başkalarının başarılarına kin, kıskanma duygularıyla mı karşılık veriyorsunuz? Ailenizle ilişkilerinize dikkat ediyor musunuz? Sağlığınızı veya hayatınızı olumsuz etkileyen kötü alışkanlıklarınız var mı? Kısaca hayatınızı toparlayıp, düzene sokabildiniz mi? Eğer cevabınız hayır ise öncelikle yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri yapmayı durdurarak işe başlayabilirsiniz.
    Dünyaya, kapitalizme, devlete, adaletsizliklere lanet etmeyi bırakın. Kendi aile sorunlarınıza çözüm bulamazken, devletin sorunlarına çözüm bulduğunuzu nasıl düşünüyorsunuz? Hayatınızı gereksiz yere zorlaştırmayı bırakın. Önce kendi hayatınızı düzene sokarsanız, belki de var olmanın aslında iyi bir şey olduğunu görecek ve tüm savunmasızlığınıza rağmen bunun kutlanacak bir şey olduğuna karar vereceksiniz.
    Dünyayı eleştirmeden önce kendi hayatınızı düzene sokun.

    RULE 7 – PURSUE WHAT IS MEANINGFULL (NOT WHAT IS EXPEDIENT)

    Hayat acı verir. Bu doğrudur. Bunu Âdem ve Havva’nın cennetten kovuluş hikâyesinde ve yine Habil ve Kabil’in hikâyesinde görüyoruz. Âdem ve Havva neden cennetten kovuldu?
    Anlamlı olan yerine o an canlarının istediği şeyi yaptıkları için. Dürtülerine uydukları, sadece anı yaşamayı düşündükleri için.
    Descartes’ın her şeyden şüphe ettiği gibi ben de her şeyden şüphe ederek gerçeği bulmaya çalıştım. Şüphe edemeyeceğim ne vardı? Acının gerçekten var olduğu. Acı kesinlikle gerçektir ve acı çektirmek de kesinlikle kötüdür. Bu benim ahlak anlayışımın temel taşlarından biri oldu. Her insanın çok büyük bir kötülük kapasitesine sahip olduğunu gördüm. Temel ahlaki çıkarımlarımı da buna göre yaptım. Bir şeyleri hedefleyin. Düzeltebileceğiniz şeyleri düzeltin. Kendi yetersizliğinizin, korkaklığınızın, kötü niyetinizin ve içerlenmelerinizin farkında olun. Birilerini suçlamadan önce kendi caniliğinizi göz önüne alın.
    Gereksiz acıyı hafifleten her şeyi iyi olarak düşünün. Anlam düzen ve kaos arasındaki dengededir.
    Anlamlı şeyler yapın, çıkarınıza uygun şeyler değil.

    RULE 8 – TELL THE TRUTH – OR AT LEAST DON’T LIE

    Dünyayı manipüle etmek için kelimelerle oynayabilirsiniz. Buna politik konuşmak denir. Bu pazarlamacıların, satıcıların, reklamcıların ve psikopatların bir özelliğidir.
    Hayatı böyle yaşamak, bazı hastalıklı arzulara sahip olmak ve sonra bu arzuları gerçekleştirmek için uygun görünen bir şekilde konuşmak ve davranmak demektir. Tipik olarak da elde edilmesi beklenen şey şunlardır: “ideolojik inançlarımı dayatmak”, “haklı olduğumu göstermek”, “sorumluluktan kaçınmak”, “herkesin beni sevmesini sağlamak”, “naifliğimi sürdürmek”. Tüm bunlar, Alfred Adler’in “hayat yalanları” dediği şeylerdir.
    Başkalarını rahatsız edecek olsa de her zaman doğruyu söylemek önemlidir. Hayır demeniz gereken yerde diyemiyorsanız karakterinizi zayıflatıyorsunuz demektir.
    Güç düşkünü biri işyerinizde yeni bir kural koydu. Gereksiz bir kural; zarar veren, rahatsız edici bir şey. Ama siz kendinize “boş ver” dediniz. Söylenip durmayayım dediniz. Böylece aynı hatayı yapmış oldunuz. Olay anında tepki vermek yerine, böyle şeylerin olması için izin verdiniz. Artık daha az cesur birisiniz. O kişi ise, karşı çıkan olmadığı için daha güçlü.
    Eğer doğru bildiğiniz şeyleri çekinmeden söyleyerek yaparsanız var olmanın getirdiği sorunlarla yüzleşebilirsiniz. Bunu yaptıkça daha olgun ve daha sorumlu biri olursunuz.
    Hayatınız olması gerektiği gibi değilse, doğru bildiğinizi konuşmayı deneyin. Eğer zayıf, reddedilmiş, umutsuz, kafası karışmış hissediyorsanız, doğruyu konuşun. Cennette herkes doğruyu konuşur, orayı cennet yapan da budur.
    RULE 9 - ASSUME THAT THE PERSON YOU ARE LISTENİNG TO MIGHT KNOW SOMETHİNG YOU DON'T
    RULE 10 - BE PRECISE IN YOUR SPEECH

    RULE 11 – DO NOT BOTHER CHILDREN WHEN THEY ARE SKATEBOARDING
    Erkek çocukları kız çocuklarından farklıdır. Erkek çocukları tehlikeli oyunlar oynayarak kendi yeteneklerini, sınırlarını, başkalarının sınırlarını öğrenirler. Genç erkekler araçları ile yarış, patinaj, drift gibi şeyler yaparak kendi araçlarının limitlerini, kendi sürücülük yeteneklerini, kontrolü kaybettiklerinde neler yaşayacaklarını test ederler. Öğretmenlerine söylendiklerinde aslında otoritenin gerçekten var olup olmadığını test ederler.
    Eğer sağlıklılarsa, kadınlar çocuk gibi davranan erkek istemezler. Adam olmuş erkek isterler. Mücadele edebilecekleri birilerini isterler. Eğer kadın sağlam ise, daha sağlam birisini arar. Eğer kadın zeki ise, daha zeki bir erkek ister. Kendilerinin yapamadığı bir şeyleri yapabilecek bir erkek isterler. Dayanıklı, zeki ve çekici kadınlar bu nedenle kendilerine uygun erkek bulmakta zorlanırlar. Çünkü kadın ne kadar başarılı ise kendisinden başarılı erkek de o derece daha az sayıda olacaktır.
    Erkeksi özelliklerin kötü olarak gösterilmesi yanlıştır. Günümüz toplumunda erkekler kendi yapılarından utanmaları gerekiyormuş gibi yetiştiriliyor. Bu çok yanlış bir düşüncedir.
    RULE 12 – PET A CAT WHEN YOU ENCOUNTER ONE ON THE STREET
    Hayat acı vericidir. Hepimizin sorunları var. Bunlar da hayatın gerçekleri. Bütün bu mücadelenin içinde bazen kendimizi kaybedebiliyoruz. Nihayetinde kısa bir var olma döneminin ardından sonsuza kadar yok olacak mahlûklarız. İş ve aile hayatımızın koşuşturmacalarına boğulmuş haldeyken karşımıza çıkan bir kedi bize bu gerçeği hatırlatır. Var olmanın saçmalığını bize gösterir. Koşuşturmacaya devam etmeden önce o kediye bir bakın. Aynı şekilde, dikkatsizce yanından geçtiğiniz insanlara, binalara, küçük ayrıntılara. Eğer yeterince dikkat ederseniz, kötü bir gününüzde bile olsanız, böyle küçük fırsatları yakalayabilirsiniz. Belki küçük bir kızı sokakta dans ederken göreceksiniz. Belki vaktinizin on veya yirmi dakikasını kafanızı dağıtacak komik bir şeye vereceksiniz . Şahsen ben Simpsons bölümlerini 1.5 kat hızlı oynatarak izlemeyi seviyorum.