• Okuduktan sonra incelememi yapacağım yüz elli karakter dolmalı ve ilk inceleme metni doldurma çalışmam burda sonlanmalı daha yüz yirmi bir miş yüz kırkdört oldu
  • Aslında bu tür “iyi niyet” göstergeleri veya havayı yumuşatmaya yönelik yazıların fazlalığı taraflar arasındaki buzların erimesine yardımcı olabilirdi. Ancak bu türden fazla yazıya rastlamak pek mümkün değildir. Meselâ bunlardan biri Galip Erdem’in Atsız’a gönderdiği mektuptur. Aslında mektubun içeriğini bilmiyoruz. Fakat Atsız, 10 Ağustos 1972 tarihli bir mektubunda Erdem’den “nazikane bir mektup” aldığını, meseleyi uzatmamak için cevap vermediğini söylemektedir.
    1973’ün başlarında Devlet’te çıkan bir başka yazı ise, ülkücü gençleri dikkatli olmaları konusunda uyarıyordu. Yazıya göre, Türkçülüğe hizmet etmiş kimselerin aleyhinde konuşulmaması, saygısızca eleştirilmemesi, onlara saygı gösterilmesi gerekmekteydi. Çünkü “töre” hizmette bulunan kişilere hürmet etmeyi emrediyordu. Töreye uymayanlar ise ülkücü olamazlardı. Her ülkücünün görevi, genel merkezin talimatlarına uymak ve tahriklere kapılmadan “millî ülküye hizmet edenlere” saygı duymaktı.
    Bundan birkaç ay sonra da Ötüken’de benzer bir yazı çıkacaktı. Ahmet Bican Ercilasun tarafından kaleme alınan yazıda da “saygı” kelimesine vurgu yapılıyordu. Ercilasun’a göre, mazinin değerini bilmek ve ona saygı göstermek Türk Milliyetçilerinin bir göreviydi. Fakat Türk Milliyetçileri arasında bir “maziyi inkâr fırtınası” esiyor, Türk milliyetçiliğinin attığı her adımın bir önceki adımın eseri olduğunu unutuluyordu. 1960’lı ve 1970’li yıllardaki milliyetçilik de “44 nesli” tarafından atılan adımların sonucuydu. O, yok farz edilemez veya görmezden gelinemezdi. Aslında Ercilasun bir anlamda Türkçülüğün aldığı “yeni” şekli de eleştiriyor, “44 nesli”nin ortaya koyduğu Türkçülük çizgisinden uzaklaşıldığını söylüyordu. Son sözleri ise oldukça ilginçti: “Bizi yirmi yaşına kadar besleyip büyüten, şahsiyetimizi yoğuran anamızla babamız bir talihsizlik eseri boşanmak istiyorlar. Bazı hayırlı evlâtlar da bu boşanmayı bir an önce gerçekleştirmek.” Görece geç bir tarih de olsa Devlet’in 3 Şubat 1975 tarihli sayısında çıkan bir yazı ise tam bir “Atsız güzellemesi” idi. Hikmet Tanyu tarafından Atsız’ın doğum günü münasebetiyle kaleme alınan yazıda Atsız, “ülkücü”, “bilgin”, “sanatçı” ve “mücadeleci” biri olarak tarif edilmektedir. Yazara göre, Atsız dendiğinde “tok sözlü”, “kavgacı”, “yılmaz”, “sert”, “yolundan dönmez” ve “öfkeli” bir genç akla gelse de aslında o “sakin”, “uysal”, “incitici olmayan” biriydi ve 12 Ocak
    1975 tarihi itibariyle 71 yaşına girmişti. Bu az sayıdaki yazıların etkileri de az olacaktı tabiî.
    Ama belli kişilerin vefatları, iki grubun aynı sosyal muhitin insanları olduğunun somut bir göstergesiydi. Alparslan Türkeş’in eşi Muzaffer Türkeş’in 11 Haziran 1974’teki vefatı bunun örneklerinden biriydi. Muzaffer Türkeş’in vefatı üzerine Nejdet Sançar, eşi Reşide Sançar ve Zeki Sofuoğlu Türkeş’i evinde ziyaret etmiş, Sofuoğlu ve Refet Körüklü ise cenaze törenine katılmışlardı.

    Ayrıca Sançar ve Körüklü, Ötüken’de de Muzaffer Türkeş’i anmayı ihmâl etmeyeceklerdi. Atsız da cenazeye katılamamış olsa da Türkeş’e bir başsağlığı mektubu göndermişti. Benzer bir durum Nejdet Sançar’ın vefatının ardından da yaşandı. Devlet, Sançar’ın 22 Şubat 1975 tarihindeki vefatından yalnızca iki gün sonra yayınlanan sayısının kapağında vefat haberini okurlarına duyurdu. İlerleyen sayılarda da farklı yazarların Sançar hakkındaki yazılarını görmek mümkündü. Reşide Sançar’ı ziyaret ederek başsağlığı dileyen, Sançar’ın cenazesine katılan veya çelenk gönderenler arasında Galip Erdem, İbrahim Metin, Emine Işınsu, Sadi Somuncuoğlu, İstanbul Ülkü Ocakları, MHP İstanbul İl Başkanlığı, Töre-Devlet Yayınevi gibi kişi ve kurumlar da bulunuyordu. Türkeş ise cenazeye katılamamış, çelenk göndererek hem Reşide Sançar’ı, hem de Atsız’ı ziyaret edip başsağlığı dilemişti. Cenazeler, yazılar, şiirler ne kadar etkili oldu, kesin olarak kestirmek zor. Belki de taraflar, insanî ilişkiler ile fikrî meseleleri birbirinden ayırıyorlardı. Her şeye rağmen fikren bir daha bir araya gelmelerine imkân yoktu...
  • Sabah gazetesi 1875 yılında bir Rum yayımcısı olan Papadopulos tarafından kurulmuş, 1922 yılına kadar aralıksız devam etmişti. Gazete, Sultan II. Abdülhamid devrinin ikinci yarısında 12.000 tiraja ulaşmıştı60. Gazetenin yayın müdürlüğü önce Şemseddin Sami’ye verilmiş, Şemseddin Sami ayrıldıktan sonra da gazete ile yakından meşgul olmuştu.
    Şemseddin Sami, Yanya vilâyetinin (Bugün Arnavutluk’ta) idare merkezlerinden biri olan Fraşer’de 1850 Haziranında dünyaya geldi. Ondört yaşına kadar kendi kendini yetiştirdi, 1864 yılında ailesi Yanya’ya yerleştiği zaman bir Rum lisesine kaydoldu. Diğer dersleri ile birlikte eski ve yeni Yunanca, Fransızca ve İtalyanca öğrenerek 1868’de bu okuldan mezun oldu. Bu arada Yanya medreselerinde iki meşhur hocadan Arapça ve Farsça öğrendi. Yanya Mektubî Kalemi’nde kısa bir müddet çalıştıktan sonra 1871’de İstanbul’a giderek Dahiliye Kalemi’ne girdi ve sonra da kendi eserlerini yayımlamağa başladı. İlk kitabı olan Fransa Tarihi’ni çevirdi; bir roman ve bir kaç piyes de yazdı. Ayrıca makaleler kaleme aldı; roman, hikâye ve tiyatroya karşı başlayan ilgisi sebebiyle gitgide dil araştırmalarına, dil ve edebiyat meseleleri hakkında yazı yazmağa yöneldi. Yazdığı piyesler ve makaleler ilgililerin şüphelerini üzerine çekti ve 1871 yılında Trablusgarb’a sürülmesine sebep oldu61. Orada Trablusgarb adlı bir gazeteyi yönetmek için görevlendirildi. Bir yıl sonra İstanbul’a dönünce Sabah gazetesinin yayın işlerini idare etmeye başladı. 1877 yılında Cezayir-i Bahr-i Sefid Valiliği’ne tayin edilen Sava Paşa’nın62 mühürdarı olarak Rodos’a gitti. Kısa bir müddet sonra bu görevden ayrılarak Yanya’ya döndü ve bir kaç ay orada kaldı. Şemseddin Sami, İstanbul’a döndükten sonra Tercüman-ı Şark adlı bir başka gazetenin yayın müdürü oldu. Kısa ömürlü olan bu gazetenin kapanışından sonra Cep Kütüphanesi ismi altında kısa monografiler yayımladı. Şemseddin Sami bu dönemde Arnavutluk’taki ayaklanmayla ilgilendi ve imparatorluktaki Arnavutların istiklâl istediklerine dair çıkarılan dedikodular hakkında yazılar yazdı. Daha sonra Türk dilinde reform konusuna eğildi. 1880’de «Edebiyat, fen ve sanayi mecmuası» olan Hafta’nın yayın işlerini yönetti. Bu dergi sadece yirmi sayı yayımlanabildi. Ş. Sami’nin Osmanlı Türkçesi hakkındaki en meşhur makaleleri buradadır63. Ertesi yıl 1881’de Mâbeyn’de kurulan Teftiş-i Askerî Komisyonu’na kâtip oldu ve hayatının sonuna kadar da bu görevde kaldı. Bununla birlikte gazeteciliği ve ilmî çalışmaları bu devirde de devam etmiştir. Ş. Sami’nin belli başlı eserleri arasında okullar için hazırlanmış Türkçe ve Arapça dilbilgisi kitaplarının ayrı bir önemi vardır. Bunlar içinde Kâmus-ı Arabî (Arapça lügat, 6 cilt, İstanbul, 1306, 1316 [1880-1908] ), Kâmus-ı Türkî (Türkçe lügat, 2 cilt, İstanbul, 1317 r 19011) ilk akla gelenlerdir. Dil meseleleri hakkında yazdığı birçok yazılar gazetelerde, bilhassa Sabah’ta yayımlanmıştı. Ş. Sami’nin birçok eseri de yayımlanmamıştır. Bunlar arasında Orhun Âbideleri, XI. asırdaki Türk siyasî görüşünün ifadesi olan Kutadgu Bilig ve Mısır Kıpçakçası hakkında çalışmaları vardır64. Ş. Sami’nin derin bilgisi ve edebî eserleri ona zamanın Türk ve yabancı âlimlerinin saygı ve dostluğunu kazandırdı. İstanbul Erenköy’deki köşkü devrin aydınları tarafından sık sık ziyaret edilen bir yer haline geldi. Zamanla ziyaretçileri azaldı ve son yıllarında tam bir inziva hayatı yaşadı. Ş. Sami 1904 yılında 54 yaşında iken vefat etti
  • " Bizim Türk'e has vasıfları muhafaza ederek çağdaşlaşmamız icap eder. "
  • " Milliyetçilik, insanlık namına,bu gerilik ve iptidailikle savaşmaya mecburdur. "
  • " Dikkat edilirse milliyetçiliği gerilik sayan amatör sosyolog, amatör tarihçi, amatör mütefekkir bazı gazete yazarları Atatürk'ü benimsemekte, devletçi yanını her fırsatta ileri sürdükleri Ata'nın aynı zamanda tarihimizde eşi görülmeyen ölçüde Türkçü ve Milliyetçi lider vasfını sükutla geçiştirmekte hayret verici bir maharet göstermektedirler.Taktiklerinde o kadar başarı elde etmişlerdi ki, üniversitelerde bile ' Atatürkçüyüm ama milliyetçi değilim! ' diye adeta bir zihin hastalığının humması içinde sayıklayan gençlere rastlanmaktadır. "
  • " Bu arada unutulmaması gereken bir şey daha vardır: Yalnız hakikat ebedidir. "