Bu kitapta lineer zaman yoktur
7/10
·724 syf.··
2025 24. kitabı
·
41 günde okudu
·
Okunma: 20 Aralık 2025 23:03
1971 yılından günümüze gelen bu kitapta öncelikle metin kendi kendini sabote ediyor. Oğuz Atay'ın bu anlatısı bilinçli bir tercihin ürünü. "Çünkü Tutunamayan bir birey TUTARLI bir anlatı da kuramaz!" Kendi adıma bu bilinçli dağınıklığı genel olarak beğensem de kitapla kurduğum mesafenin gereğinden fazla açıldığı bölümler oldu maalesef. Metin boyunca notlar, iç sesler , türler arası geçişler(roman, ansiklopedi,şiir,parodi) kullanılarak modern bilinç akışını yerelleştirmiş. Atay, bir fikri, bir kişiyi öne çıkarmayı hedeflemiyor bu nedenle"postmodern kurgu" türünde demek yanlış olmaz. Kabul edilmiş gerçekleri sorgulayan, gerçekliğin daha kişisel parçalı ve göreceli olduğunu savunan karışık bir felsefi anlatıma sahip. Atay, ironik ;bol sözcük oyunları yaptığı acımasız bir üslup kullanmış. Trajik durumların gülünç, gülünç durumların ise trajik olarak karşımıza çıkması duygusal olarak da kitabın içerisine girmeyi zorlaştıran unsurlardan biriydi bence. Hiçbir karakter ile uzun süreli empati kurulamıyor. Metin boyunca resmiyetle dalga geçen bürokratik tondaki kısımları okumak bana keyif verdi. Kitaptaki asıl mesele ise, bireyin toplumla kendilik kuramaması. Özellikle Selim Işık karakteri sisteme uyum sağlamayı reddettiği kadar, kendince direnebilecek bir etik de inşa edememiş biri. Düşünen ama eyleme geçemeyen sorunlu bir birey. Turgut Özben karakteri ise dönüşümü yarım kalmış, iyi-kötü, kurban-suçlu uçlarında gidip gelen bir karakter."Ben mi tutunamıyorum tutunduğum şeyler mi anlamsız?" sorusu hayatının merkezinde ve Yazar bizim de bu soruyu sormamızı istiyor. Turgut'un hikayesinin yarım kalması bu sorunun cevapsız kalmasına neden oluyor, cevabı okuyucuya bırakılıyor. İki ana karakter dışındakiler daha ziyade ayna görevi gören işlevsel karakterler. Tutunamayanlar, okuru
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202475bin okunma
TUTUNAMIYORUM, ÖYLEYSE VARIM!
10/10
·724 syf.··
2025 18. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 24 Aralık 2025 21:55
Tutunamayanlar bir roman değil de insanın kendi içine açılan uzun, yorucu ama dürüst bir yürüyüş gibi. Oğuz Atay, okuru rahat ettirmiyor; aksine sürekli durduruyor, düşündürüyor, aynaya bakmaya zorluyor. Selim Işık’ın yokluğu üzerinden anlatılanlar aslında fazlasıyla “var” olan bir boşluk hissi. Her sayfada, hayata tutunamayanların değil; hayata fazla anlam yüklediği için yorulanların sesi var. Okurken sık sık durdum. Çünkü bazı cümleler aceleye gelmiyor; sindirilmek istiyor. Kitabın dili zaman zaman dağılıyor gibi görünse de bu dağınıklık bilinçli, insani ve çok gerçek. Düzenli bir hayatı anlatmak yerine, düzensiz bir zihni yazıyor Atay. Belki de bu yüzden bu kadar tanıdık. Tutunamayanlar, anlaşılmak isteyen ama anlatamayanların kitabı. Herkesin sevemeyeceği ama sevenin de kolay kolay bırakamayacağı bir eser. Bittiğinde “okudum” demek yetmiyor; biraz eksilmiş, biraz değişmiş hissediyorsunuz. Ve bu hissi sevdim. Tutunamayanlar
1000Kitap
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202475bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
7/10
·416 syf.··
2025 67. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 09 Ekim 2025 19:48
Hikayeye önceki kitapların özetlerini halk arasındaki söylentileriyle ve meşhur ozanımız Dandelion'ın balatları eşliğinde başlıyoruz. Biraz hafızayı tazeleme gibi bir durum söz konusu. Bana kalırsa gerek yoktu. Yazar kitabın sayfasını çoğaltma konusunda epey becerikli yani :/ Okuduğum üç kitabın ardından şöyle bir teoride bulunmak istiyorum. Yazarımız halk masallarının vermek istediği öğütleri her bölümde yetişkin versiyonlarını ele alıp daha karanlık ve vahşi bir hikayeyle anlatarak size sunuyor. Bunu her bölümde bölüm arası küçük molalar gibi aktarmasıyla kitap dört yüz sayfaya ancak ulaşmış zaten. Yoksa yine anlatılacak pek bir şey yok. İlk iki kitaba nazaran bu sefer ana hikayeye çok daha yoğunlaşılmış ve bu ana hikayede Ciri çok ön plandaydı. Sonunda küçük prensesimizi daha yakından tanıyabildim. Kendisinin karakter gelişimini epey ayrıntılı bir şekilde okudum ve bu çok hoşuma gitti açıkçası. Savaş hocası Geralt ve büyü hocası Yennefer'la geçirdiği tüm vakitler bence çok özeldi. Artık neredeyse bir ebeveyn rolüne bürünen Geralt'ın Ciri'yi koruma içgüdüsüne ne kadar hayran kalsam da Yenefer ve Ciri ikilisinin dinamikliği beni daha çok kendine bağladı. Yaşasın kızlar takımı (⁠。⁠•̀⁠ᴗ⁠-⁠)⁠✧ Sonunda savaş dövüşten ayrı olarak siyaset dünyasında neler dönüyor hangi dolaplar çevriliyor bunu da öğrenebildiğim bir kitap oldu. Özellikle Yennefer'ın da dahil olduğu sihirbazlar kurulunun (bana kalırsa büyücüler ama inatla sihirbaz olarak çevrilmiş) hikayeye dahil olduğu ve olayların ciddiyetle ele alındığını görmek 'işte başlıyoruz!' dedirtti. Ama bunun kötü bir yanı da var tabi ki (⁠-⁠_⁠-⁠;⁠) Seriye bu kitapta dahil olan o kadar çok karakter var ki evrenle ilgili bilgisi olmayan birinin sıkılması an meselesi. Çünkü karakterler özenli tanıtılmamış ve kime daha dikkat
Fantastik
Elflerin KanıAndrzej Sapkowski · Pegasus Yayınları · 20172,186 okunma
Bu neydi ki şimdi
Farseer’dan sonra tutunamıyorum resmen. Yine yarım bıraktım. Ödüller almış, takip ettiğim nadir yayıncıların bile beğendiği bir kitaptı ve beklentim yüksekti. Maalesef yine fos çıktı. Hikayenin zaten Güzel ve Çirkin’den esinlenme olduğunu biliyorum ama ana karakterler arasında bu kadar mı çekim olmaz. Ejderha görünümlü ejderha olmayan aşırı itici erkek karakterin sevilecek tek bir yanını göremedim. Yakınlaştıkları sahnelerde bile toksik davranışlarını sürdürdüğünü gördükten sonra iyice soğudum. Ayrıca neden bu tarz hikayelerdeki love interest mutlaka beş yüz yaşında ve kız da on altısında olmak zorunda? Gerçekten okurken tiksiniyorum ve bir an önce bu dengesizliğin modasının geçmesini umuyorum. Kız yine bir noktaya kadar normal davransa da bir noktadan sonra alâkasız olayların sıralandığı bir tiyatrodan farksızdı yaşadıkları. Bir bakıyorsunuz sağda solda günü kurtarıyor, bir bakıyorsunuz kuleye kapanmış yemek yapıyor. Hikayeyi umursayamadım çünkü karakterler sizinle bağ kurmuyor ve anlatımın masalsılığı da ayrıca okumaktan soğutan bir etmen. Bazı yorumcular sihrin de bir temele oturmadığını ve çok rastgele gözüktüğünü eleştirmiş, benim gözüme o kadar batmasa da haklılık payları var. Yazarın Amerikalı olduğunu bilmesem bizim coğrafyalara yakın olduğunu düşünürdüm çünkü bazı sahnelerde o kadar ani duygu geçişleri var ve sahneler o kadar ucuz ki. Karakterler büyük büyük oynuyor, ağlıyorlar, feryatlar ediyorlar, sonra özürler ve sarılmalar derken en son İstiklal Marşı ve kapanış. Show don’t tell’i tersinden anlayıp anlatmış da anlatmış yazarımız. Ana kadın karakterin en yakın arkadaşıyla ne muhteşem bir arkadaşlık var diye buyuruyor yazar bize, biz de okuyoruz da okuyoruz. Bu sırada yine cengaverlikler ve gözyaşları havada uçuşuyor tabi yine. O olmazsa olmaz. Ama keşke
KöklerNaomi Novik · Pegasus Yayınları · 2019204 okunma
Puan vermedi·560 syf.··
2025 49. kitabı
Merhaba Kitabın henüz 200 küsür sayfasındayım ama yok ilerlemiyor puntosu ayrı yorucu ,3 gündür elimde okuyorum iki bölüm kenara bırakıyorum biraz zaman geçiyor tekrar okuyorum .Kurgu iyiye benziyor ilerleyen bölümlerde ne olacak kestiremiyorum ama tutunamıyorum kitaba bir türlü .Burada diğer arkadaşların incelemelerini okuduğumda aynı düşüncede olan kesimin olması çok şaşırtmadı beni .Kitap kapağı ,posteri ve karakter kartlarına diyecek lafım yok ama emeğe saygıdan bitirmek istiyorum,o kadar karmaşık geldi ki bana bir bölümde annesini üvey annesi sandım sonra öz annesiymiş meğer Tek hoşuma giden amcasının yeğenini bal bebeğim diye sevmesi sanırım …. Kitabı bitirdiğimde tekrar düşüncelerimi aktaracağım ,değişeceğini umuyorum Bu arada gerçekten üvey annesiymiş (syf 366 :)
İnceleme
Vurgun: Kelebek ÇiçeklerBurçin Sarıdoğan · Lapis Yayıncılık · 2024263 okunma
Puan vermedi·479 syf.··
2024 49. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 19 Ekim 2024 22:48
Tehlikeli Oyunlar – Oğuz Atay "Hayat bir oyun sahnesiymiş, ben sahneye geç çıkmışım; replikleri unuttum, dekor devrildi, ışık da gitti. Ama alkış hâlâ yok." Bu cümleyle başlıyoruz çünkü tam olarak bu: Hikmet Benol’un hayata geç kaldığı, sonra da “zaten bu hayat bana göre değilmiş” diyerek kendi kafasında yepyeni bir sahne kurduğu yer burası... Karısı gitmiş (muhtemelen sessiz sedasız), arkadaşlar “görüşürüz” deyip görüşmemiş, kariyer desen çakılmış. Hikmet de demiş ki: “Ben bu dünyada tutunamıyorum ama kafamda yer bol.” Sonra ne yapmış? Almış kendini Ankara’nın varoşlarına, küçük bir gecekonduya, ama en büyük taşınmayı zihninde yapmış. "Ben oyun oynamıyorum; ben hayatı yaşıyormuş gibi yapıyorum.” Bazen öğretmen, bazen asker, bazen hâkim. Gerçekte hiçbirini yapmıyor ama içeride Broadway kadrosu hazır. Yönetmen o, oyuncu o, izleyici yine o. (Ve bu kadrodan da şikayetçi.) Zihninde dolanan en enteresan karakter: Albay Hüsamettin. Sürekli emir veriyor ama ortada ne asker var, ne plan, ne mantık. Yani tam bir “evde oturup ülkeyi yöneten dayı” kafasında. Komşusu Ali Bey ise olayları sessizce izliyor. Bir yandan “bu adam ne yaşıyor acaba?” der gibi, bir yandan “ne güzel yazıyor ama” diye içinden geçiriyor gibi. Aslında biziz Ali Bey. Biraz şaşkın, biraz meraklı, çokça yorum yapamayan. “Her şeyin farkındayım ama elimden bir şey gelmiyor.” (Yani 7 milyar insanın 6.9’u.) Kitabın en iç acıtan kısmı, yaşlı bir kadına yazılan sahte mektuplar. Kadıncağız, oğlundan mektup bekliyor. Ama mektubu yazan Hikmet. Kurgudan ibaret ama kalpten vuruyor. “Bazı şeyler ne yaşanır ne anlatılır, sadece içinde birikir.” (Ve sonra ağlanmaz, bastırılır, meme yapılır.)
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,9bin okunma