Tehlikeli Oyunlar – Oğuz Atay
"Hayat bir oyun sahnesiymiş, ben sahneye geç çıkmışım; replikleri unuttum, dekor devrildi, ışık da gitti. Ama alkış hâlâ yok."
Bu cümleyle başlıyoruz çünkü tam olarak bu:
Hikmet Benol’un hayata geç kaldığı, sonra da “zaten bu hayat bana göre değilmiş” diyerek kendi kafasında yepyeni bir sahne kurduğu yer burası...
Karısı gitmiş (muhtemelen sessiz sedasız), arkadaşlar “görüşürüz” deyip görüşmemiş, kariyer desen çakılmış.
Hikmet de demiş ki: “Ben bu dünyada tutunamıyorum ama kafamda yer bol.”
Sonra ne yapmış?
Almış kendini Ankara’nın varoşlarına, küçük bir gecekonduya, ama en büyük taşınmayı zihninde yapmış.
"Ben oyun oynamıyorum; ben hayatı yaşıyormuş gibi yapıyorum.”
Bazen öğretmen, bazen asker, bazen hâkim.
Gerçekte hiçbirini yapmıyor ama içeride Broadway kadrosu hazır.
Yönetmen o, oyuncu o, izleyici yine o. (Ve bu kadrodan da şikayetçi.)
Zihninde dolanan en enteresan karakter: Albay Hüsamettin.
Sürekli emir veriyor ama ortada ne asker var, ne plan, ne mantık.
Yani tam bir “evde oturup ülkeyi yöneten dayı” kafasında.
Komşusu Ali Bey ise olayları sessizce izliyor. Bir yandan “bu adam ne yaşıyor acaba?” der gibi, bir yandan “ne güzel yazıyor ama” diye içinden geçiriyor gibi.
Aslında biziz Ali Bey.
Biraz şaşkın, biraz meraklı, çokça yorum yapamayan.
“Her şeyin farkındayım ama elimden bir şey gelmiyor.”
(Yani 7 milyar insanın 6.9’u.)
Kitabın en iç acıtan kısmı, yaşlı bir kadına yazılan sahte mektuplar.
Kadıncağız, oğlundan mektup bekliyor.
Ama mektubu yazan Hikmet.
Kurgudan ibaret ama kalpten vuruyor.
“Bazı şeyler ne yaşanır ne anlatılır, sadece içinde birikir.”
(Ve sonra ağlanmaz, bastırılır, meme yapılır.)