uğur karaca

uğur karaca
@ugurkaraca
kelimeler kenti ve merveda kitaplarının yazarı...
kimsenin gülü
10/10
·176 syf.··
Beğendi
·
2020 15. kitabı
En çok bilinen şiiri Ölümfügü’nde; körleşmenin, yabancılaşmanın içinden geçen karanlığı; sabahları, öğlenleri ve akşamları içerek, ölümün nefes yitimi olmadığını, uzun bir zamana yayıldığını söylemiştir bize. Tıpkı sonbaharla yaz arasına döşeğini sermiş zaman gibi. Şiirin her zaman gerçekliğin ötesinde olduğunu ileri sürer. Karanlığın ışığıdır şiir Onda. parçalanmışlığını toplama ama eski haline getirmeden, parça parça anlamları büyüterek, yeni biçem kazandırarak yaşamıştır. Adorno’nun yazılmaz dediği şiirin elinden tutarak yazıyordu şiirlerini, Holokost'tan çıkmış birisi olarak. Ellerinde çölden topladığı kum taneleri, zamanı doldurduğu parçalanmışlıklarla gidiyordu bilinmeyen zamanlara. Bir sayıydı on altı ay boyunca, toplama kampında. Yontup estetize etmişti ruhunu, katilleri için sayılan bir gerçeklikten farksız olan bedenini. Romanya-Czernowitz’de doğduğu evden uzaklarda yaşama tutunmaya çalıştı. Gençliğinde Yahudi sosyalist örgütlerde aktif olan Celan, tüm ailesini kaybettiği kamptan sonra hayatını kazanmak için; Bükreş ve sonrasında Viyana’da, çevirmenlik, düzeltmenlik, öğretmenlik gibi meslekler icra ettikten sonra Paris’e yerleşti. Erguvan renkli ölümü orada buldu. Yan yana dizilen evlerin kapı numaralarından, sayılarla anılan sokaklardan kendini sıyırıp Seine nehrinde bir köprüde yaşamıştı. Kendini o köprüde esen rüzgarın türküsüne bırakıncaya dek. “Hayatım sona erdi, nakil esnasında nehirde boğuldu” diyecekti, Ingeborg Bachmann, mektup arkadaşının arkasından. Onu öldürmeyen Almanyadan gelen usta, ailesini almıştı kendinden. O yinede annesini kurşuna dizen nazilerin değil, annesinin dilini konuşmayı yeğlemişti. Almancaya yeni kelimeler katarak, içindeki parçalanmışlığa yeni adlar bularak bir dile sarılmıştı. Nazi subayının kızına yazdığı mektuplarıyla
Edebiyat
Ellerin Zamanlarla DoluPaul Celan · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20151,425 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Gördüklerimiz midir, bizi körleştiren?
10/10
·331 syf.··
Beğendi
·
2020 8. kitabı
İnsan için iktidar kavramı güvende olma duygusuyla paralel seyreder. Kendini tehlikeye atacak bir varlık veya fikir karşısında, onu ötekileştirmek yok etmek için elinden geleni yapar, insanoğlu. Bu ilkel duygu öfkelendiğimiz insanlara karşı düşmanca tavırlarımızdan anlaşılır. Hapishaneler denetim altında tutmak için iyi bir fikir olarak görülebilir. Jose Saramago’nun Körlük serüveni aklı denetim altında tutmak istercesine, aniden körlük hastalığına kapılanları akıl hastanesine tıkarak başlıyor. Aslında bu bir alegoridir. Akıllı insanları deliler hapishanesine tıkmak, deliliğin özgür alanını duyumsamak… Akılla yarattığımız tüm insanlık değerleri aslında hapishanelerimiz değil midir? Aklımız bizim şahsi hapishanemiz değil midir? Batıl inançlar, kin, nefret, öfke… akılla beslenen duygular değil midir? Akıl hastanesinde başlayan yaşam mücadelesi, herkese yetecek kadar yiyeceğin, birilerinin daha fazla almak istemesiyle tam bir kargaşaya yol açıyor. İyilikle kötülüğün savaşı böylece başlayacaktır. Elinde daha fazla yiyecek bulunduran körler, diğer körleri açlığa mahkum ederek, insanların asla yapamayacağı değerleri alt üst ediyor. Dışarıdaki dünya da böyledir aslında. Mülk diğer insanlar üzerinde iktidar yaratabiliyor. Elde edilen güç ile kendi körlüğünü örtmeye çalışan bir çete çıkıyor ortaya. Ve bu kötülük başka bir kötülükle, ancak nefret duygusu geliştikten sonra ortadan kalkabiliyor. Bir salgın olarak yayılan körlüğün, yani normal olmayanın, denetimde tutulması görevi devletindir, yani öldürme yetkisini insanlardan alıp kendinde toplayarak düzeni sağlayan mutlak iktidarın. Ve insanların içinde başlayarak yayılan, zaman zaman faşizme dönüşebilen devlet iktidarı bunun için muktedirdir. Bunun için adres akıl hastanesidir. Aslında hapishaneler ve (akıl) hastaneler
Edebiyat
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022132bin okunma
Ba..
10/10
·227 syf.··
Beğendi
·
2020 7. kitabı
Kemal Varol 1977 doğumlu. Yas Yüzükleri(2001), Kin Divanı (2005) ve Temmuzun On Sekizi (2007) adlı üç şiir kitabı Bakiye (2013) adıyla tek bir kitapta topladı. Şiirle başlayan yazın uğraşı, makale, öykü ve romanla devam etti. Romanları: Jar (2011), Haw (2014), Ucunda ölüm Var (2016) ve Âşıklar Bayramı (2019). Demiryolu Öyküleri (2014) ile Memleket Garları (2012) adında iki derleme, Sahiden Hikaye (2017) adlı öykü kitabı var. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödül aldı eserleriyle. Kemal Varol’un öykü ve romanlarındaki şiirsel dil ve imgelem gücü şairliğinden gelir. Harflerden dökülen noktaları toplayıp anlatılarında bir araya getirir. Yaşadığı coğrafyanın renklerinden beslenirken, onları bir slogan dilinden uzak tutar, etrafını dolanır cümlenin. O kendini kendine, kendi gibi olana anlatan bir yazardır. Bağırmadan, sesini yükseltmeden, ilmek ilmek işler içimize kelimelerini. Mütevaziliği buradan gelir ve sessizliğin şarkısını söyler. Geç fark edilir ama içimizde devam eden hikayelerin baş köşesine oturur. Kayıp harflerin izlerini takip edip, serüvenlerini bize ulaştıran bir yazar Kemal Varol. Söylemek istediklerini satır arasına serpiştirirken eksik harflerle yazar. Çünkü eksik bırakmak sonsuzluğa göndermektir anlatıyı. Harflerin üzerindeki iktidara karşı alfabeden harfleri çıkartarak veya yasaklı harfleri kitabın (Haw) kapağına taşıyarak sitem eder dil kafesine. Anlatılarındaki kahramanlar, anılardan avucuna bırakılan, sevdiklerinin giderken yanında götürdüğü harflerle yürür. Harfler Varol’un keleminde canlıdır. Kıskanır, üzülür, heyecanlanır, yürür, pabuç giyer, şapkasını çıkarır, kaybolur, çalınır, boyna asılır. Sahiden Hikaye kitabının ilk öyküsünde (Arkanya’nın Sesi), matbaadan çalınan bir harftir “z”. Bir harf eksik yazılır haber. Aynı zamanda bir çocuğun
Edebiyat
Aşıklar BayramıKemal Varol · İletişim Yayınları · 20194,333 okunma
Aynadaki Kahkaha
Puan vermedi·100 syf.··
Beğendi
·
2020 6. kitabı
Kelimeler ağır bir taş gibi geçti kendime giden sokaklarda. İsimsiz bir coğrafyanın başkentinde içimdeki uzaklardan daha uzak bir yakınlıktan geliyorlardı. Murat Özyaşar’ın “Aslı Gibidir” adlı kitabını okurken anılarımdan biriktirdiğim taşlarla kendime ördüğüm duvarların ağırlığını hissettim. Mehmet Uzun’un uzaklardaki sesinden, uzaklara seslenişi eşlik etti, benliğimde açık kalmış defterlerin yüküne. Özyaşar’ın kelimelerinden yeniden kurdum cümleleri. O’nun kelime ve imge dünyasından açılan kapıların ardındaki kapılara ilişti kelimelerim. Aslı gibi değildir. Kitabın diğer adı “Diyarbakır Hikayeleri”, bir alt başlık gibi dile geldiği mekan olarak kitabın tüm bölümlerine yayılmıştır. Murat Özyaşar, diğer kitaplarında olduğu gibi ayrı başlıklar altında toplarken tüm anlattıkları, aynı tema üzerinde çalışır hep. Ayrı ayrı bölümler olarak kitabı anlatmaktansa bir cümle tarihi olarak okuduğumu dile döktüm, yazarın dağılıp birleşen kelimelerinden yola çıkarak. “Aslı Gibidir” yazarın üçüncü kitabı. Daha Önce yayınladığı “Ayna Çarpması” ve “Sarı Kahkaha”, ulusal ve uluslararası edebiyat ödüllerini aldı. Kitapları; Fransızca, Kürtçe ve Farsçaya çevrildi. Kitaba Selçuk Demirel desenle, Murat Özyaşar yazıyla iç içe geçmiş imgelerle eşsiz yolculuklara kapı aralıyorlar. Kendine özgü dil yapısıyla Özyaşar, şaşırtıcı anlatımı ve sıradanlığı ustalıkla ortadan kaldırmasıyla, okuru ilk cümleden itibaren kendine çekiyor. Zaten kitaplarına isim seçiminden, farklı bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Ne kolay, ne zor. Ne açık ne kapalı… Zıtlıklar iç içe geçmiş, hem bir birine karşı hemde birbirinin içinde yaşıyor Murat Özyaşar’ın karakterlerinde. Anne hem sevilir hem de nefret edilir. Baba öldürelisidir ama yaşatandır da. İyi olan aynı zamanda kötüdür de. Kötü olansa
Edebiyat
Ayna ÇarpmasıMurat Özyaşar · Doğan Kitap Yayınları · 2017646 okunma
Gölgenin Nefesi
10/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2020 5. kitabı
Hasan Ali Toptaş, bir önceki romanı "Kuşlar Yasına Gider" ile baba ve oğul üzerinden iktidar kavramını ele alırken, son kitabı "Beni Kör Kuyularda" ise baba kız arasındaki ilişkiyi Güldiyar ve Muzaffer karakterleri üzerinden irdeler. Güldiyar başına gelen kötü bir olay sebebiyle hiç konuşmamaktadır ve gözyaşları göz taşına dönüşmektedir. Romanın akışı ile birlikte düştüğümüz bu kuyunun içinde, anne karakteri bir köprüyken, bir süre sonra baba ile kız arasında doğrudan ilişki başlar. Bu durumun duyulması üzerine, aileden başlayan örgütlenmiş toplum devreye girer. Toplumun devreye girmesinden sonucu karşımıza çıkan ve büyük bir merakın olduğu arz talep ilişkisi devreye girer. Yıllar önce köyden göç ederek şehrin en kıyısına yerleşen mahalle sakinleri bir anda kendilerini acının merkezinde bulurlar. Kapitalist ilişki biçimlerinin en acımasızı yaşanmaya başlar. Acının, sevginin, çaresizliğin, ümitsizliğin, tükenmişliğin ve kötülüğün renkleri en kasvetli haliyle önümüze serilir. Karabasan gibi ailesinin üzerine çöken bu uğursuzlukla baş edemeyen baba dünyanın tüm sesleriyle birlikte sessizliğe doğru gitmektedir. Yazar, bir ailenin içinde bulunduğu talihsizliği anlatırken, aslında onları yok eden şeyin bilme isteğinden kaynaklanan merak olduğunu gözlerimizin önüne serer. Yine yazar, büyük bir sessizliğin içine fırça darbeleriyle harflerin gölgelerini resmeder. Artık kendi körlüklerine bakıp bakıp göremeyen insanlar karşımızdadır. Eserlerinde genellikle kasaba anlatılarına yer veren yazar, bu romanında da yine köye en yakın mesafede olan gecekonduyu seçmiştir. Bu yerde ise, zaman yine zamansızlıkla birlikte akıp gitmektedir. Kahramanımızın yaşadığı ikilemlerden ve sorunlardan kurtulmasının tek yolu köye dönüş olarak görünse de, anlarız ki köy de artık kendi taşrasını
Beni Kör KuyulardaHasan Ali Toptaş · Everest Yayınları · 202011,4bin okunma