Ümit Kutbay

Ümit Kutbay

, bir kitap okudu
Puan vermedi·105 syf.··
2025 29. kitabı
Yan Lianke
8.2/10 · 6,9bin okunma
Reklam
Şiddetin Topolojisi
Puan vermedi·152 syf.··
2025 28. kitabı
Byung-Chul Han, çağımızın en keskin zekâlarından biri olarak yalnızca bir filozof değil, bir teşhisçidir. Tinsel, siyasal ve teknolojik hastalıklarımızı eşsiz bir berraklıkla teşhis eder. “Şiddetin Topolojisi” ise onun bu teşhis gücünün zirveye çıktığı, günümüz insanına dönük en sert ama aynı zamanda en içgörülü eleştirilerinden biridir. Han’ın kalemi bir filozofun kaleminden çok bir cerrahın neşteri gibidir. Sade ama serttir; karmaşık kavramları zarif ve etkili metaforlarla örer. “Pozitiflik toplumu”, “performans öznesi”, “şeffaflık terörü” gibi terimler sadece teorik değil, aynı zamanda estetik ifadelerdir. Şiddetin artık çıplak biçiminden uzaklaştığını, görünmez, sessiz ve hatta içselleştirilmiş bir hale dönüştüğünü anlatırken kullandığı dil, düşünsel olduğu kadar da şiirseldir. Han, klasik şiddet anlayışını sarsıyor: Ona göre artık bireyleri ezen devlet aygıtlarından ya da zorbalıklardan değil, bireyin kendine uyguladığı bir “pozitif şiddet” ten bahsetmeliyiz. Toplumun bireyden beklentisi artık uyum değil, sürekli üretim ve performans. Han’ın bu teşhisini, geç kapitalizmin birey üzerindeki yıkıcı etkisi olarak açıklıyor. Sosyal medya, öz-kontrolün, öz-gözetimin ve öz-sömürünün mekânı haline gelmiştir. Freud’un bastırma toplumundan çıkıp Han’ın “tükenme toplumu” na varıyoruz. Artık yasakların değil, sınırların değil, bizzat özgürlüğün içselleştirildiği bir rejimdeyiz. Birey, kendi kendini sömürürken tükeniyor. Bu bağlamda depresyon, bireyin artık kendisiyle bile baş edemediği modern bir patolojiye dönüşüyor. Han, depresyonu “pozitif şiddetin” doğal sonucu olarak gösteriyor: İrade, özgürlük ve üretkenlik talepleri altında ezilen birey, sonunda yıkılıyor. Foucault' nun biyopolitik kavramına selam çakan Han, şiddetin tarihsel evrimini gözler önüne
Şiddetin TopolojisiByung-Chul Han · Metis Yayınları · 2020837 okunma
Godot'yu Beklerken
Puan vermedi·124 syf.··
2025 27. kitabı
Bazı eserler vardır ki ne yalnızca bir dönemi anlatır ne de yalnızca bir türün sınırları içine hapsolur. Samuel Beckett’in kaleminden çıkan “Godot’ yu Beklerken” tam da bu türden bir yapıt. Modern tiyatronun yapıtaşlarından biri olarak kabul edilen bu oyun, sadece absürd tiyatronun değil, insan varoluşunun da aynasıdır. Bu yazıda Beckett’in bu çığır açan eserine edebi, sosyal, tarihi, siyasi, bilimsel, psikolojik ve teknik açılardan bir pencere açmak istiyorum. “Godot’ yu Beklerken”, klasik dramatik yapının dışına çıkıyor. Bir giriş, gelişme, sonuç yapısı yok. Karakterler –Vladimir ve Estragon– herhangi bir olay örgüsüne dâhil olmadan, bir ağacın altında, "Godot" adını verdikleri gizemli kişiyi beklerler. Ama “Godot” gelmez. Bu bekleyiş, edebiyatta nadiren böylesine yalın ve sarsıcı bir şekilde işlenmiştir. Beckett’in dil kullanımı ise son derece minimalisttir; cümleler kısa, tekrarlar bol, diyaloglar çoğu zaman saçma ve döngüseldir. İşte bu yüzden absürd tiyatro olarak adlandırılıyor. Çünkü burada olayların mantıklı bir açıklaması yoktur, tıpkı hayat gibi. Karakterler, kim olduklarını, nereye gittiklerini, neden beklediklerini hatırlayamazlar. Zihinlerinde bir bulanıklık, zaman algılarında bir kayma vardır. Bu durum, bireyin modern çağdaki parçalanmış kimliğine ve hafıza sorunlarına işaret ediyor. Vladimir ve Estragon’un birbirine duyduğu ihtiyaç ise insanın yalnızlıkla baş edememe halini, varlıkla hiçlik arasındaki çatışmayı yansıtır. Sartre’ın "Varlık ve Hiçlik" düşüncesine paralel biçimde, Beckett’in karakterleri yaşamı sürdürebilmek için bir "anlam" üretme çabası içindedir. Ancak her seferinde bu anlam yıkılır, çünkü “Godot” gelmez. Gelmeyecektir de… Beckett bu oyunu 2. Dünya Savaşı sonrası kaleme almış. Avrupa, yıkılmış şehirler, ölen milyonlar ve
Godot'yu BeklerkenSamuel Beckett · Kabalcı Yayınevi · 200010,1bin okunma
Üçleme
Puan vermedi·160 syf.··
2025 26. kitabı
Nobel Edebiyat Ödüllü Norveçli yazar Jon Fosse, minimalist anlatımı ve şiirsel diliyle çağdaş edebiyatın en özgün kalemlerinden biri olarak kabul ediliyor. “Üçleme” adlı romanı da bu özgünlüğün en çarpıcı örneklerinden biri. Jon Fosse'nin anlatımında, modernist edebiyatın en belirgin öğeleriyle mistik ve varoluşçu bir derinlik iç içe geçiyor. “Üçleme”, aşk, yalnızlık, kader ve ölüm gibi evrensel temaları işleyerek insan ruhunun en derin köşelerine dokunuyor. Romanın merkezinde, toplumsal normların dışında yaşamayı seçen iki âşığın hikâyesi yer alıyor. Ancak bu hikâye, geleneksel bir olay örgüsüyle değil, sezgisel ve atmosferik bir anlatımla işleniyor. Fosse’nin dili, tekdüzelikten uzak, ritmik bir akışla ilerliyor. Tekrar eden cümle yapıları ve uzun soluklu anlatım, okuru sarmalayan bir hipnotik etki yaratıyor. Bu anlatım tarzı, Samuel Beckett ve William Faulkner gibi yazarların etkisini hissettirirken, Fosse’nin kendine has üslubunu da ortaya koyuyor. Yazarın karakterleri, dış dünyadan soyutlanmış gibi görünse de, iç dünyalarındaki çalkantılar ve düşünceleriyle derin bir gerçeklik sunuyor. “Üçleme”, biçim açısından da yenilikçi bir eser. Fosse, noktalama işaretlerini minimum düzeyde kullanarak ve diyalogları iç monologlarla iç içe geçirerek klasik anlatım kalıplarının dışına çıkıyor. Bu teknik, romanın atmosferini yoğunlaştırırken, okurun karakterlerin bilinç akışına doğrudan temas etmesini sağlıyor. Zaman kavramı da romanda klasik bir çizgide ilerlemiyor. Anlatı, geçmiş ve şimdiki zaman arasında kesintisiz bir geçiş sağlıyor. Bu durum, karakterlerin bilinç akışıyla birleşerek metne hem lirik bir hava katıyor hem de okurun zaman algısını esnetiyor. Fosse’nin dilinde sade ve az kelimeyle derin anlamlar yaratma ustalığı, “Üçleme”yi zorlayıcı ama bir o kadar da
ÜçlemeJon Fosse · Monokl Yayınları · 2021271 okunma