Bazı kitapları bitirdiğinizde kendinizi bir mezarın başında durmuş gibi hissedersiniz.
Hissizlik, karanlık, zamanın silindiği o belirsiz boşluk.
Sadık Hidayet’in “Kör Baykuş” isimli eseri de işte tam bu türden bir metin.
Bir roman mı, bir iç monolog mu, yoksa insan zihninin gölgeli kıvrımlarında gezinen bir halüsinasyon mu?
Bütün cevaplar “evet” ve aynı anda “hayır”.
Modern İran’ın aynasındaki çatlakları sayfalara döken Sadık Hidayet’in 1937’de yayımladığı bu kısa ama derinlikli anlatı, İran edebiyatı için bir kırılma noktasıdır.
Dönemin politik ve toplumsal dönüşümleriyle birlikte bireyin içine kapandığı, yalnızlaştığı ve kendi benliğini tükettiği bir dönemde yazılmıştır.
“Kör Baykuş” ta, anlatıcının içsel çözülüşü ile İran toplumunun modernleşme sancıları adeta eşzamanlı ilerler. Gelenekle modernliğin çatıştığı bir dönemin bireyi, kendi aynasında dağılır, bölünür, yok olur.
Gözlerimizle değil, yalnızlığımızla gördüğümüz roman boyunca görme ve körlük temaları, ölümle yaşam kadar iç içedir.
“Kör baykuş” simgesi, yalnızlığı, ötekiyle kurulamayan bağı, karanlıkta sesini yitirmiş ruhu temsil ediyor.
Anlatıcı sürekli bir rüya atmosferi içinde dolaşır.
Zamansız bir dünya, belirsiz mekânlar, kimliksiz insanlar…
Hep aynı kadın, aynı cinayet, aynı resim…
Freud’un psikanalitik kuramları burada yankı buluyor; bastırılan arzular, bilinçaltının kıyıya vurmuş artıkları gibi metnin içinde dolaşıyor.
Hidayet, zamanın doğrusal yapısını parçalıyor. Anlatıcı geçmişle şimdiyi, rüya ile gerçeği ayırt edemez hale geliyor. Cümleler, bazen paragraflarca sürüyor; bazen bir kelimeyle kesiliyor. Bu yapı, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda karakterin zihinsel dağınıklığının teknik bir yansıması gibidir.
Romanın yapısı da anlatıcısı kadar dağınık ve delirmiştir. Ve bu,