Gökhan Türk, bir alıntı ekledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Felsefi düşünceye dalışın özgürlük ve yansızlığına alışan zihin, eylem ve tutkuların dünyası için de aynı özgürlük ve yansızlıktan bir şeyler saklayacaktır. Amaç ve isteklerini, geri kalan yanı hiçbir insanın edimlerinden etkilenmeyen bir dünyada, bölünemez küçüklükte parçalar olarak görmenin sonucu olan bir direniş yokluğuyla, bir bütünün parçaları olarak görecektir. Düşünceye dalmada katışıksız bir doğru isteği olan yansızlık, eylemde adalet ve tutku da ise, yalnız yararlı olan ve sevilenlere değil, herkese birden verilen o evrensel sevinin aynı olan zihin niteliğidir. Böylece, düşünceye dalma yalnız düşüncelerimizin nesnelerini değil, eylem ve duygularımızın nesnelerini de genişletir; bizi, bütün başkaları ile savaş durumunda bulunan, duvarlarla çevrili bir kentin değil evrenin yurttaşı yapar. İnsanın gerçek özgürlüğüyle dar umut ve korkuların köleliğinden kurtuluşu, bu evren yurttaşlığında yatar.

Felsefe Sorunları, Bertrand Russell (Sayfa 128 - Kabalcı Yayınevi)Felsefe Sorunları, Bertrand Russell (Sayfa 128 - Kabalcı Yayınevi)
Seher, bir alıntı ekledi.
10 Ara 19:03 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."

Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley (Sayfa 238 - İthaki yayınları)Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley (Sayfa 238 - İthaki yayınları)
mehmet pak, bir alıntı ekledi.
10 Ara 18:49 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Özgül bir şekilde hukuksal bir nitelik taşıyan bu kanıtlama, cumhuriyetçi burjuvanın proleter hakkını reddetmek ve onun ağzını kapamak için kullandığı kanıtlamanın ta kendisidir. İş sözleşmesi de taraflar arasında özgürce yapılmış sayılır. Ama bu özgürlük, taraflar arasındaki eşitliğin, yasa tarafından kâğıt üzerinde kurulmasına dayanır. Sınıf durumları arasındaki ayrılığın taraflardan birine verdiği güç, bu güçlü tarafın öbürü üzerindeki baskısı - iki tarafın gerçek iktisadi durumu -, bütün bunlar yasayı hiç ilgilendirmez ve iş sözleşmesi süresi boyunca, biri ya da öbürü açıkça vazgeçmedikçe, iki taraf da aynı haklardan yararlanıyor sayılır. Ama iktisadi koşullar, işçiyi, sözümona hak eşitliğinin hatta son kırıntılarından da vazgeçmeye zorlamış, bu, yasanın umurunda değildir.
Evlenmeye gelince, eşler, kurallara uygun olarak, nikah tutanağını serbestçe imzalar imzalamaz, yasa, hatta en liberali bile, tamamen yerine getirilmiş olur. Gerçek yaşamın oynadığı hukuk kulislerinin ardında olup bitenler ve bu özgür onamanın ne biçimde sağlandığı, yasayı da, hukukçuları da, hiç kaygılandırmaz.

Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels (Sayfa 77 - Sol Yayınları)Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels (Sayfa 77 - Sol Yayınları)
bibliophile, Huckleberry Finn'in Maceraları'ı inceledi.
09 Ara 10:33 · Kitabı okudu · 18 günde · Puan vermedi

Büyük Amerikan romanları arasında yer alan Huckleberry Finn'in Maceraları, gerçek bir yapıt. Her sınıftan insanı sergileyen mizahi bir üslubu var. Baş karakterimiz Huck aslında özgürlük peşindedir ve bu macerasında özgürlük peşinde koşan diğer bir karakter Jim ile maceralarını okuyoruz. Jim, siyahi bir köledir, bu yüzden yer yer Huck onunla birlikte olmaktan rahatsızlık ve endişe duysada sonunda eşit olduklarını kabul eder. Açıkçası Jim'in sevgi dolu oluşu beni çok etkiledi. Kitabın sonlarına doğru Tom Sawyer da maceralarına katılıyor ve bu kitaba daha da fazla güzellik katıyor. Kesinlikle okunulması gereken bir kitap!

Sena Karadaş, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
06 Ara 20:41 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Türk Edebiyatının belki de en derin karakterini yaratan eser.
Dıştan kabullenmenin, içten isyan etmenin öyküsüdür Raif Efendininki. Kendine kurduğu küçük dünyada hapsolmayı özgürlük olarak görüşündeki paradoks insanı çıldırtır. Yalnızca bir not defteriyle yaşayabilen, nefes alabilen bir adamdır karşımızdaki. Bir kez gerçekten yaşamıştır, ve bunun tekrarının kabil olmadığını anlamıştır. Bundan sonrası bir hatıraya sarılmaktan ibarettir. İnsanın bir maddi hayatı bir de iç dünyası olması şarttır ama bunların birbirine uygun olacağını, birbirine benzeyeceğini iddia etmek yanlış olur der kitap. Raif Efendinin maddi hayatı ne kadar fakir ve sıradansa, iç dünyası o kadar zengin ve sıradışıdır. Dünya her birimiz için yalnız onu algıladığımız şekliyle, yalnız zihnimizde mevcuttur ama zihnin bu dünyaya katabileceği derinliğin bir hududu yok mudur? Raif Efendinin bize gösterdiği böyle bir hududun var olmadığıdır. Zihninin içindeki alemi yaşadığı her gün derinleştiren bu adam her gün aynı şekilde tıraş olmakta, İşe gitmekte, akşam elinde nevaleyle eve dönmekte, kendisini anlamaya asla uğraşmamış ailesiyle aynı çatı altında olmayı sürdürebilmektedir. Fakat buna dayanacak kuvveti nereden bulmaktadır? Çoğu insanın içini kemiren kendini anlatma gayreti nasıl olup da bu adamın yanından geçmemektedir? Bir kez anlatmıştır kendisini, anlayabilecek olana, ve tekrar etmeye uğraşmamıştır bunu, o bir defanın hatırasıyla yetinebilmiştir. Raif Bey yetinmeyi bilmenin insanıdır.
Dostoyevski'nin,yeraltı adamının kardeşi gibidir Raif Efendi. Her şeyin farkında olan, kendini küçük dünyasına hapsederek gerçekten kaçmaya çalışan adamlar. ama Dostoyevski'nin karakterinde öfkeye dönüşen, bulduğu her fırsatta herkese saldıran farkındalık Raif Efendide çelebice bir kabullenişe sebep olur. "Batı" dediğimiz şeyden bizi ayıran zihniyet üzerine hoş bir detaydır kanaatimce bu.
Raif Efendi benzediğimiz değil, benzemek istediğimiz adamdır. Hayatımızın acıtan gerçekliğiyle baş etmenin yolunu bulamayışımıza inat küçük dünyasında avunmaktadır, aslında avunmaktan fazlasını yapmakta, çoğumuzdan daha gerçek bir hayatı yaşamaktadır.

Şayet yaşasaydı da okuyabilseydi Dostoyevski'nin en sevdiği romanlardan biri olurdu Kürk Mantolu Madonna. Bu topraklardan bir Sabahattin Ali, bir Raif Efendi çıktığı için mutluyum. Ne Raskolnikof ne Stavrogin bu coğrafyanın hissiyatını anlatamaz çünkü.

Mehmed Uzun okudunuz mu hiç ?
Bir dil ki resmi ve/veya gayri resmi yok edilme, unutturulma, hiçe sayılma teşebbüsüne rağmen yasaklanan harfleri, imha ve inkar edilen eserleri, tahrif edilen türküleriyle inat ve sabırla tutunmaya devam etsin. Kürtçe diye bir dil yoktur, o şivedir diyenlere Mehmed Uzun okudunuz mu diye sorardım. Adı Mehmed olan birinin önce Kürt olmasına, sonra Kürtçe romanlar yazmasına, üstelik bu eserlerin Türkçeye kazandırılıp basılabilmesine hayret edip sus pus olurlardı.

Mehmed Uzun damarları koparılmış, kaynakları tüketilmiş bir dile yeniden can vererek Yaşar Kemal’in deyişiyle dikenli yolları açmıştır. Antonio Gramsci Hapishane Defterleri adlı eserinde “Bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevini göremez” diye yazar. Mehmed Uzun, önyargı ve nefret çapaklarından ötürü herşeyi bulanık gören bir zihniyeti uykusundan uyandırmak için sadece Kürtleri değil, Mezopotamya’nın diğer kadim halklarını; Süryanileri, Keldanileri, Yakubileri, Ermenileri, Rumları da anlatmıştır eserlerinde.

Entelektüel etliye sütlüye karışmama ile saf tutma arasında bir yerde durur her zaman. Mehmed Uzun görüp bildiklerini destansı bile dille kağıda dökerken var olma mücadelesi vermek zorunda kalmıştı. Hem bir dili hem de kendini var etmeye çaba gösterip, gerçek bir entelektüel olarak daha az temsil edilenin, görülmeyenin, duyulmayanın safında yer almıştı hep. Gerçek entelektüel sığlığı beraberinde getiren uzmanlaşmadan, aza kanaat etmeyi gerektiren eşitliksiz bir uzlaşmadan, denizi bulandırmaya cesaret edemeyen bir duruştan kaçınır. Mehmed Uzun işte böyle bir entelektüeldi. Bu yüzden milliyetçi Kürtler onun barış ve sevgi diline öfke kustular. Çünkü O savaşın dilini konuşanların yoluna kalemiyle taş koymaya çalışmıştı. Kendini hatırlamak için ötekini unutmaya gereksinenlerin dünyasında,  izleri silinmeye yüz tutmuş hatıraları kaleme almakla başladı işe, unutulanların ve umursanmayanların hayatlarını anlattı.

Dicle’nin Yakarışı’nda bizden önceki medeniyetlerin; Babil’in, Ninova’nın, Asur’un, Med’lerin ülkesinden geçeriz. Eksiklik duygumuzun nereden kaynaklandığını keşfeder, tamamlandığımızı hissederiz. Dicle’nin Yakarışı sesler üzerine kurulmuştur; unutulmuş, unutturulmuş seslerin üzerine. Geçmişten günümüze bu topraklardan sürülmüş kavimlerin, toplulukların sesleridir bunlar, ne kadar sağır olduğumuzu anlarız okudukça; sadece kulaklarımızla değil, dimağımızla, yüreğimizle, duygudaşlığımızla.

Bölücülük yaptığı gerekçesiyle hakkında dava açılan “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” da farklı noktalarda durup birbirine özlem ve sevgiyle bakan ama aşk için bile olsa ülkülerinden vazgeçmeyen iki genç üzerinden devletin ayrılıkçı politikasını eleştirdi; Abdal’ın Bir Gün’ünde ünlü dengbej Evdalê Zeynikê’nin yaşamını kağıda dökerken sözlü anlatı geleneğinden de yararlandı; Kader Kuyusu’nda Kürt Edebiyatı’nın en önemli aydınlarından Celadet Bedirhan’ın yaşamını, sürgün yıllarını, Şam’a yerleşmesini anlattı; Yitik Bir Aşkın Gölgesi’nde ise sürgüne gönderildikten sonra sevgilisi ve ülkesi arasında seçim yapmak zorunda bırakılan Kürt aydını Memduh Selim Bey’in acılarını, özlemlerini, ikilemlerini  kaleme aldı.

Romancılığının yanısıra, Kürt Edebiyatına Giriş, Kürt Edebiyatı Antolojisi, Dil ve Roman, Kalemin Gücü ve Görkemi, Bir Dil Yaratmak gibi deneme ve incelemeleriyle de karanlıkta bırakılan bir edebiyatı gün yüzüne çıkardı.

Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ında Bazarov’a gönlünü kaptıran Anna Sergeyevna,  onunla olmak, der, bir uçurumun kenarında yaşanan baş dönmesini verir insana. Mehmed Uzun okumak da öyledir. Bir dilin koyaklarında, vadilerinde dolaşırken, saklı tutulmuş, gölgede bırakılmış, perde çekilmiş bir tarihin uçurumuna bakmayı göze almaktır.

PKK tarafından hazırlanan “Öldürülecek 250 Aydın” listesinde ilk sırada yer aldığı için, 1977’de Ege’de tatil yaparken apar topar ayrılmak zorunda kaldığı ülkesinden uzakta; sürgünde geçirdiği yıllarda bir eksiklik, bir yarımlık daha eklenir hayatına. Ülkesindeyken yaşadığı sürgünlük hissine, şimdi bir de fiziki sürgünlük eklenmiştir. Minima Moralia’da Adorno bu hissiyatın tanımını çok iyi yakalar:  “Sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkânsızdır.” Mehmed Uzun’un yurdu diliydi artık, okuru pusarık bir yalnızlığa iten kılçıksız bir dil. 

Kürtçe,Türkçe, İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dile çevrildi. 2001’de Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülünü aldı. İsveç PEN Kulübü ve Dünya Gazeteciler Birliği üyeliği yaptı.Torgny Segerstedt Özgürlük Kalemi Ödülü'yle İsveç Akademisi'nin Stina-Erik Lundeberg Ödülü'ne layık görüldü.1981’de Türk vatandaşlığından çıkarılan Mehmed Uzun, 1992’ye kadar ülkesine adım atamamıştı. Hassas insanların en yaygın rahatsızlığı, yani mide kanseri nedeniyle 11 Ekim 2007’de Diyarbakır’da yaşamını yitirdi, geride drej bir hatıra bırakarak.

“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı”
diyor ya Mehmed Uzun’un vefatından iki sene evvel yitirdiğimiz büyük ozan Attila İlhan, o mahur beste daha çok çalar, daha çok ağlaşırız.

Ebru Ince, Kiev'deki Adam'ı inceledi.
05 Ara 23:13 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

#spoiler#
Kitap bitti...ve ben kendimi dinlemekteyim şu an ,elinde kahvesiyle yumuşacık battaniyesi dizlerinde örtülü okunacak kitaplardan mıdır? bu kitaplar? ?
Bir yazar ..kimdi adı aklımda yok "Soljenitsin ,okurken takım elbise giyecek kadar saygı gösterilmesi gerektiğini söylemişti...
sanırım "Kiev deki adam"da iyi yazarlar rafinda kendine bir yer edindi benim dünyamda ...
Bernard Malamud Brooklyn doğumlu bir Amerikan yazar öncelikle beni şaşırtan bir detaydı bu ..uzun zamandır hiç bir kitaba inceleme yazmak gelmemişti içimden, ama bu hikayeyi es geçmek hak yemek olacaktı. .bir rus aklıyla, bir rus kalemiyle yazılmış gibi ..eleştirmenlerin onda Dostoyevski ,Çehov,Joyce etkisini bulduğunu öğrendim ..ve ayrıca su bilgiler dahilinde okudum romanı "Kan iftirası"denilen zaman içerisinde bir çok kez tekrarlanmış gerçek olaylardan yola çıkılarak romanlastirilmis ..Romana asıl kaynağı oluşturan olay ise "Beiliss davası"
Burada çok eziyetli bir mahkumiyet dönemini "Tamirci" ile birlikte yaşıyorsunuz ,bedensel eziyetin dışında ruhunuza yapılan bu saldırıyı ,tek başınıza buz gibi bir hücrede günde altı kez soyularak aranma, açlık ,tecrit gibi insanin insan olmaktan bıktığı ..ama "masum"olmanın getirdiği haklılığına son nefes gibi sarıldığı inatçı, dirençli, kızgın bir özgürlük özlemi ....
Yazarın bize
Asıl bahsetmek istediği belkide "yahudi düşmanlığı "idi ..ama benim kitaptan aldığım "masum olan bir insana kast"oldu

Insan olmak ve öyle kalabilmek için tarafsız- ca okuyunuz efendim
Sevgiyle kalın...

Kalemimden duygular, bir alıntı ekledi.
05 Ara 20:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Düşkünlüklerin en kötüleri olan gösteriş ve gururdan kurtulmak.
Varsayımlarda bulunmamak.
Korkudan,umuttan,inançtan ve batıl inançtan arınmak.Fikir gruplarına ve partilere bağlanmamak.
Adetlerden arınmak:Adetler şeylerin gerçek yüzünü maskeler.
Hırstan ve tamahkarlığın tüm hallerinden uzak durmak:''Zafer açlığı hepsinin en beyhudesidir,gelmiş geçmiş en boş ve sahte değerdir.''
Aile ve aile çevrelerinden arınmak.
Fanatiklikten arınmak:''Her ülke en mükemmel dinin kendilerinde olduğunu düşünür''
Sahip olma ve hep tepede olma arzularından arınmak.Özgürce kadere karşı dırmak.Kaderimizin efendisi biziz.Varlıklara rengini de anlamını da biz veririz.
Ve son özgürlük,çlümle yüzleşmek.Yaşamak başka insanların iradelerine bağımlı iken ölmek kendi irademizdir:''La plus volontaire mort c'est la plus belle.''

Montaigne, Stefan Zweig (Sayfa 67)Montaigne, Stefan Zweig (Sayfa 67)
Carnival of Rust, bir alıntı ekledi.
04 Ara 22:15

"ben keyif aramıyorum. tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum. günah istiyorum."
"aslında," dedi mustafa mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz..

Cesur Yeni Dünya, Aldous HuxleyCesur Yeni Dünya, Aldous Huxley
Semiha, bir alıntı ekledi.
 03 Ara 15:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Sözgelişi şunu da söyleyim ki, hayalciliğimiz, özgürlükten uzak duruşumuz yüzünden özgürlük bize, gerçek özgürlükten, yani hayatta olandan daha geniş görünüyor, bizim için daha derin anlamlar taşıyordu. Tutuklular, gerçek özgürlük kavramını büyütüyorlardı. Bu durum, sadece tutuklularda görülür, doğal bir şeydi. Üstü başı dökülmüş bir emir eri, kafası kazınmamış olduğu, pranga taşımayıp, muhafızsız gezdiği için tutuklulara göre bir kral derecesinde, ideal sayılabilecek özgür bir insandı.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski (Sayfa 357 - Kumsaati Yayınları)Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski (Sayfa 357 - Kumsaati Yayınları)