İsmail Güzelsoy'un okuduğum ilk kitabı. Senaryonun akışı dolayısıyla başlangıçta alışamadığım ve zorlandığım eser oldu. Zaman zaman "ne anlatıyor acaba, hikâyeyi anlayabilecek miyim yahut hikâyesi var mı sonuca ulaşacak mı?" soruları eşliğinde okudum. Ortalara geldikçe Vladimir Bartol'un Alamut eserindeki gibi tartışmalar, kavramları eşelemeler, konulara sosyolojik - psikolojik - felsefik açılardan bakmalar çoğaldı ve çifte kavrulmuş acı mı acı Türk Kahvesi yanına gül lokumu tatlılığında satırlarla kitap, okuma zevkime hitap etmeye başladı.
Altay Destanından alıntıyla başlaması, kitabın mitolojik öğeler barındırdığını gösteriyor. Ayrıca Subala'nın Ülgen'den söz etmesi de bunu gösteriyor. Sayfa 193'te "Sen yarattığın kadar öldürensin ve şifa verdiğin kadar azap çektirensin." diyerek Subala, Ülgeni cesaretle veya kör cahillikle eleştiriyordu. Ülgen, Türk mitolojisinde Göktanrının oğlu ve gökyüzünün hâkimi olarak bilinir. İyilik tanrısı olarak da adlandırılır.
Argo kelimelerin yer yer kullanılması bakımından yeraltı edebiyatına kayan tarzı da var. Bununla birlikte altını çizdiren ve üzerinde düşündüren cümleler hayli fazla. "İnsanın kendini avutması kadar zor ve sahte bir şey olur mu? Kim kendisini kandırabilecek kadar aptallaşabilir ki? İnsan kendi omzunda ağlayabilir mi hiç?" (Kendi omzunda ağlamayı bilmem ama kendi ölümüne ağlayabilir ve kendi yasını tutabilir...), "Ayak bazen kanattır. Gittim.", "Acının dili... Hangi dilde konuşursa konuşsun aynı şeyi söyler.", "Birlikte gülebilmek umuttan daha sağaltıcı.", "Tanrıyı anlamaya çalışmak ya ona koşulsuz teslimiyetle ya da ona yürekli isyanla mümkün. Belki ikisi de aynı şeydir! Bazen birine koşulsuz teslim olduğun için de ona isyan edersin ya da isyan ettiğin için ruhunun derinlerinde ona biat edersin.", "Sorusu bitmiş