Osamu Dazai, sadece bir karakterin hikâyesini anlatmıyor; insanın kendi içinde sakladığı korkulara, yalnızlıklara ve kimseye göstermediği kırık taraflarına ayna tutuyor.
Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, Yozo'nun insanlardan korkarken insanlara ait olmayı istemesiydi. Kalabalıkların içinde yaşayıp yine de kendini dünyaya yabancı hissetmesi, aslında birçok insanın sessizce taşıdığı bir yükü temsil ediyor. Dazai bunu büyük olaylarla değil, insan ruhunun en karanlık ve en kırılgan köşelerini göstererek yapıyor. Bu yüzden kitap boyunca bir roman okuyormuş gibi değil, bir insanın iç hesaplaşmasına tanıklık ediyormuş gibi hissettim.
Eserin en güçlü yanı samimiyeti. Yazar, karakterini kahramanlaştırmaya çalışmıyor. Onun hatalarını, korkularını, zaaflarını ve çöküşünü olduğu gibi önümüze bırakıyor. Bu dürüstlük bazen rahatsız edici olsa da kitabın etkisini artırıyor. Çünkü burada kusursuz insanlar yok; sadece hayata tutunmaya çalışan yaralı ruhlar var.
Ancak kitap her okura hitap etmeyebilir. Sürekli karamsarlığın hâkim olması, umut ışığının çok az görünmesi ve yer yer tekrar eden içsel bunalımlar bazı okuyucuları yorabilir. Fakat bana göre bu durum bir eksiklik değil, anlatılmak istenen ruh hâlinin doğal bir yansımasıdır. Dazai okuyucuyu rahatlatmak yerine onunla birlikte karanlığın içine inmeyi tercih ediyor.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey, bir insanın insanlığını bir anda değil, küçük kırılmalarla kaybedebileceği düşüncesiydi. Bazen en büyük yalnızlık, kimsenin olmadığı yerde değil; herkesin arasında hissedilendir. İnsanlığımı Yitirirken tam da bu yalnızlığın romanı. Acıyı romantikleştirmeden, insan ruhunun kırılganlığını bütün çıplaklığıyla anlatıyor.
Benim için bu eser, yalnızca bir roman değil; insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesinin edebi bir