En ezici utanç duygusu, ıstırabın son derecesi, sevilen bir şeyi, uğrunda yaşanılan bir şeyi layıkıyla koruyamamaktan doğuyordu, ve insan için en büyük acı kalp dilsizliğiydi.
“Sen ondan önce ölseydin ve karın seni yaşatmak zorunda olsaydı ne olurdu Doktor?" “Ah!" diye karşılık verdi, “Bu onun için korkunç olurdu; ne kadar acı çekerdi!” Bunun üzerine, “Görüyorsunuz ya Doktor, onu bu acıdan kurtaran sizsiniz; elbette bunun bedeli de şimdi sizin onu yaşatmak ve yasını tutmak zorunda olmanız.” dedim. Tek kelime etmeden elimi sıktı ve büromdan ayrıldı. Her nasılsa acı, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkıyor.
Toplama kamplarında yoldaşlarımızdan bazılarının domuz gibi bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil kararlara bağlıdır.
Onların sorusu şöyleydi: "Bu kampta hayatta kalacak mıyız? Kalmayacaksak, bütün bu acıların hiçbir anlamı yok."
Benim sorum şuydu: "Bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok! Çünkü anlamı rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşamaya değmez."
Gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları; bir insanın, cesaretlerin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu. Ancak çok az kişi bunu kavrıyordu.