Lakin, işte, asıl bu gördüğüm şeyler için zafere inanmalıdır. Türk askeri manda leşlerinin derisinden çarık yapıp giyiyor. Türk köylüsü, top arabalarını kendi yorganına sarıp taşıyor, işte bunun için inanmalıdır.
Meğer insan, köylerde, dağ başlarında ve mağara kovuklarında da samimi olmak, içinden geldiği gibi, içinden geldiği kadar gülüp ağlamak hürriyetine sahip değilmiş.
Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londralı İngiliz ile bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.
Toprak katı ve tabiat zalimdir ve insan cinsi bozuk bir hayvandan başka bir şey değildir; biliyordum ki, insan hayvanların en kötüsü, en bayağısı ve en az sevimli olanıdır.
Konusunu merak edenlere şöyle açıklayabilirim: Kitabımızın ana kahramanı öğretmen Zehra. Yıllardır babasından nefret ederek büyür. Yatılı okulda eğitim görür ve babasıyla irtibatı neredeyse hiç olmaz. Yıllar sonra öğretmen olduğunda babasının ölüm döşeğinde kendisini çağırdığını haber alır. Önce gitmek istemez ama sonra yola çıkar. Adrese vardığında babasının ölmüş olduğunu öğrenir. Kendisine miras kalan eşyaların arasında babasının not defterini bulur. Okumaya başlar. Zehra, babası hakkındaki gerçekleri öğrenir.
Üslup konusunda: Eski kelimeleri içeren basımını okuduğum için defalarca sözlükten yardım aldım. Ama bu durum beni kitaptan soğutmadı.
Roman beni etkileyen eserler arasında yerini aldı. Yıllar geçse de hatırımda kalacak.