“Kur’ân’a gitmek”, “Kur’ân’dan ilham almak” , “Kur’ân’ı yeniden anlamak” …
Bunlar gibi dışı süslü ama içi boş söylemleri son yıllarda sıkça duyar olduk, lakin bugüne dek bu söylemler ile eylemlerin birbirine denk düştüğünü görebilmek ne mümkün.
Modern zamanlarda, bazı kimseler “Kur’ân’ın Ruhu” , “Kur’ân’ın süzgeci” gibi sloganlarla ve farklı gerekçelerle Hadislerin Kur'ân'a arzedilmesi gerektiği ile ilgili birtakım iddialar ortaya attılar. Son zamanlarda daha da yoğunlaştığını müşâhade ettiğimiz bu iddialar da oryantalistlerin etkisi büyüktür. Hadislere karşı menfî tavır takınanlar genel olarak iki kısma ayrılıyor; sahih olsun zayıf olsun bütün hadisleri, dinî bir delil niteliği taşımadığı gerekçesiyle toptan red eğiliminde olanlar (ki onlar kendilerini ‘Kur’ân Yeter’ci olarak takdim ediyorlar) ve diğer kesim ise Hadisin dinî kıymetine inandıklarını söyledikleri halde sıhhatine, güvenilirliğine şüphe ile bakanlar şeklinde iki kısımda incelenebilir.
Usûlsüzlük, Vusûlsüzlüktür
Birinci kısım herhangi bir usûl, metod kaygısıyla hareket etmediği için, Kur'ân dışında bir kaynağı kabul etmeyip, hadis sahih hatta mütevatir bile olsa red eğilimindeler ve bunu her platformda açıkça ifade ediyorlar. Peygamber(s.a.v.)'in Din ile ilgili olarak Kur'ân dışında hiçbirşey tebliğ etmediğini, Kur’ân’ı açıklama(beyân), öğretme yetkisi bulunmadığını, herhangi bir hüküm koymadığını, koyamayacağını iddia etmektedirler. Bu bakımdan Peygamber(s.a.v.)'in tebyîn vasfını devre dışı bırakarak, O 'nu (s.a.v.) bir postacı mesabesine indirgemektedirler. Buna örnek olarak Hindistan’da ortaya çıkmış olan “Kur’âniyyûn” ekolü ve ülkemizde ise “Kur’ân Yeter”ciler olarak bilinen, Edip Yüksel gibi şahıslar ve avaneleri zikredilebilir.
İkinci kısmın ana problemi ise Hadisin dinde delil oluşu, değeri değil;