İSLÂM'DA TAKLİD MESELESİ...
Ebubekir Sifil hocanın kaleminden (İnkişâf Dergisi, Ekim 2009) enfes bir yazı: - Modern zamanların modası hiç geçmeyen temel tartışma konularından birisi taklid meselesi. Kimilerinin, "bilgi çağı"na yakıştıramadığı için –kıvırcık saçlarını düzleştirmek uğruna kendisine en olmaz işkenceleri reva gören zenciler misali– "kendinden nefret" şizofrenisiyle lanetlediği, kimilerinin de sözüm ona daha "içeriden" bir söylemle, aklını yele verme pahasına "din dışılıklar" listesinin ilk sıralarına yerleştirdiği taklid… Bu tartışmada, eşyanın tabiatına hakim olan yasaya haddini aşan başkaldırı sebebiyle zıddına inkılap eden iki aykırı ucu, Modernistler'le Selefîler'i aynı "cinnet mustatili"nde buluşturan bir ironi görmek kimseye şaşırtıcı gelmemeli. Bir diğer ironi de, her iki zıt kutbun, "ahkâmda taklid"i reddederken "pür mukallid" vasfıyla muallel olduklarını fark edememeleridir. Zira her iki bakış açısının ayırt edici vasfı, "sistemsizliğin" bütün özelliklerini bünyesinde barındıran çarpıklıklarla vücut bulmuş taklid mahsulü olmalarıdır… Taklid tartışmalarında alışılagelmiş, teknik ve bir anlamda cüz'î yaklaşımlar yerine, bu yazı, meseleye daha kuşbakışı bakmayı hedeflemektedir. Bir diğer deyişle bu yazı, taklid hakkında yandaşlarının ve karşıtlarının bir türlü arzulanan sonucu vermediğini gördüğümüz istidlal yöntemleri çerçevesinde yürüyen tartışmalara katkı olması ümidiyle meseleyi biraz daha değişik bir zeminde ele almayı, yani epistemolojik zemin yerine ontolojik zemini tercih etmeyi deneyecektir. 1. Taklide karşı taklid Bizans, Çin, Hint ve Sasanî kültür/medeniyet havzalarının ortasında, okuma-yazma bilenlerin dahi son derece sınırlı olduğu kabile temelli bir toplumsal yapıda ortaya çıkan "model hayat"a karakterini veren unsurlar nelerdi? Ya da miladî 7. yüzyıl'ı sadece Araplar'ın
Ölçüler ve Anlayış
"HADÎSLERİ HEVÂYA ARZETMEK!.. -1"
“Kur’ân’a gitmek”, “Kur’ân’dan ilham almak” , “Kur’ân’ı yeniden anlamak” … Bunlar gibi dışı süslü ama içi boş söylemleri son yıllarda sıkça duyar olduk, lakin bugüne dek bu söylemler ile eylemlerin birbirine denk düştüğünü görebilmek ne mümkün. Modern zamanlarda, bazı kimseler “Kur’ân’ın Ruhu” , “Kur’ân’ın süzgeci” gibi sloganlarla ve farklı gerekçelerle Hadislerin Kur'ân'a arzedilmesi gerektiği ile ilgili birtakım iddialar ortaya attılar. Son zamanlarda daha da yoğunlaştığını müşâhade ettiğimiz bu iddialar da oryantalistlerin etkisi büyüktür. Hadislere karşı menfî tavır takınanlar genel olarak iki kısma ayrılıyor; sahih olsun zayıf olsun bütün hadisleri, dinî bir delil niteliği taşımadığı gerekçesiyle toptan red eğiliminde olanlar (ki onlar kendilerini ‘Kur’ân Yeter’ci olarak takdim ediyorlar) ve diğer kesim ise Hadisin dinî kıymetine inandıklarını söyledikleri halde sıhhatine, güvenilirliğine şüphe ile bakanlar şeklinde iki kısımda incelenebilir. Usûlsüzlük, Vusûlsüzlüktür Birinci kısım herhangi bir usûl, metod kaygısıyla hareket etmediği için, Kur'ân dışında bir kaynağı kabul etmeyip, hadis sahih hatta mütevatir bile olsa red eğilimindeler ve bunu her platformda açıkça ifade ediyorlar. Peygamber(s.a.v.)'in Din ile ilgili olarak Kur'ân dışında hiçbirşey tebliğ etmediğini, Kur’ân’ı açıklama(beyân), öğretme yetkisi bulunmadığını, herhangi bir hüküm koymadığını, koyamayacağını iddia etmektedirler. Bu bakımdan Peygamber(s.a.v.)'in tebyîn vasfını devre dışı bırakarak, O 'nu (s.a.v.) bir postacı mesabesine indirgemektedirler. Buna örnek olarak Hindistan’da ortaya çıkmış olan “Kur’âniyyûn” ekolü ve ülkemizde ise “Kur’ân Yeter”ciler olarak bilinen, Edip Yüksel gibi şahıslar ve avaneleri zikredilebilir. İkinci kısmın ana problemi ise Hadisin dinde delil oluşu, değeri değil;
Din