"NESH" OLGUSU ve TARİHSELCİLİK...
Mustafa Öztürk, tarihselciliğini temellendirmek için “nesh” olgusunu merkeze alır. Ona göre ilk Müslüman nesil, Kur’ân hükümlerini bugünkü okuyucu gibi tamamlanmış bir mushafın içinde yan yana duran âyetler olarak değil, yirmi üç yıllık bir hayat akışı içinde, olaylarla birlikte ve kronolojik olarak tecrübe etmiştir. Bu yüzden sahabe, farklı zamanlarda gelen farklı hükümleri teorik bir problem veya metin içi çelişki gibi algılamamış; bilakis içinde yaşadıkları şartlar değiştikçe hükümlerin de değişmesini tabii karşılamıştır. Öztürk’ün burada söylediği temel şey şudur: Kur’ân’ın teşri süreci, soyut ve tarih dışı bir hukuk bildirisi şeklinde değil, 610-632 yılları arasındaki somut tarihî tecrübenin akışı içinde gerçekleşmiştir. Öztürk’e göre Mekke döneminde Müslümanlar zayıf, baskı altında ve siyasî-askerî bir güçten yoksunken müşriklerle ilişki biçimi başka bir hüküm çerçevesinde düzenlenmiş; Medine döneminin son safhasında ise Müslüman toplum artık siyasî ve askerî bir birlik hâline geldiği için aynı müşrik zümrelerle ilgili hüküm farklılaşmıştır. Dolayısıyla ona göre burada değişen yalnızca üslûp değil, tarihî şartlara bağlı olarak hükmün kendisidir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
ÎTİKADÎ MESELELERDE OBJEKTİF OLMAK, TUZAKTIR!..
Blain Brown'un Sinematografi isimli eserini bir dostumun tavsiyesiyle okumuştum. Teknik kısımlarını anladığımı söyleyemem. Ancak teorik kısımları hakikaten öğreticiydi. Mesela şu dediği hep aklımdadır. (Elbette mânâca naklediyorum:) "Eğer kuralları değiştirmek istiyorsan öncelikle o kuralların niçin konulduğunu öğrenmelisin." Neden böyle söylüyordu Brown? Çünkü kuralların konuluş hikmetini-faydasını bilmeden yapılacak değişiklikler "geliştirme" değil "bozma" olurdu. Sinema gibi yenilikçiliğe meyyal bir meslek kolunda olsanız bile, bir kuralı "ne işe yaradığını bilmeden" değiştirmeye kalkarsanız, faydadan çok zarar getirirdiniz. Geleneğin üzerinde yükseldiği tecrübeyi anlamaya çalışmak bu nedenle çok önemliydi. Eline her kamera geçiren sinemayı baştan yazamazdı. Yoksa rezil olurdu. Kon-Tiki de birçok eleştiri yapar bu açıdan modern bilimcilere. Thor Heyerdahl'ın Peru'dan Polinezya kıyılarına bir salla yolcuğulunu anlatan Kon-Tiki, filmindeki maceracılığın aksine, aslında bilimin tecrübeyle gelen bilgiye karşı körleşmesini irdeler. Kitap boyunca Heyerdahl'ın en çok kafayı taktığı konulardan birisi budur. Bilimciler kafalarının içindeki "olurluk-olmazlık" içinde öyle boğulmuşlardı ki sahada nelerin başarılıp-başarılamayacağını koltuklarından kalkmadan tâyin etmeye çalışırlar. Halbuki insanlığın binlerce yıllık tecrübesi de epeyce bir sınanmışlık içermektedir. Kulak verilmesi gerekir. Kendisi kulak verir. Başarır. Kitaptaki misallerden birisi, yanlış hatırlamıyorsam, kutup bölgesinde seyahat eden kâşifin başına gelenlerdir. Yerlilerin fermuar türünden şeyleri kemikten yapmalarını cahillikten sanan kâşifimiz çadırına döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaşır: **Metalden yaptığı hiçbir şey açılmamaktır. Hepsi soğuktan kenetlenmiştir. Yolculuğunda büyük
Edebiyat Üslup
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Üslûp, bir imza gibi tek ve kendine hastır. Bir bakışın tonu, bir suskunluğun derinliği, Bir kelimenin bıraktığı iz... bunlar seni, söylediklerinden daha çok anlatır.. Nazik bir kelime, en sert gerçeği bile yumuşatır. Hoyrat bir ifade, en güzel düşünceyi bile incitir. Çünkü kelimeler taşıyıcıdır, ama üslup, ruhun aynasıdır..... Ve unutma,insanlar kelimelerini değil hissettirdiklerini hatırlar..!
Üslûp. Küçük bir tepki.
Bu uygulamada sürekli erkekler ya da kadınlar üzerinden genelleme yapılması, erkolar diye paylaşımlar yapan insanları görmek açıkçası beni düşündürüyor. Kitap okuyan insanların daha kapsayıcı, daha incelikli bir dil kullanması gerekir. Çünkü okuma eylemi çoğu zaman empatiyi, farklı bakış açılarını anlamayı ve dili daha özenli kullanmayı gerektirir.
Üslûp sözün kalbe değdiği yerdir Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de iz bırakır . Bir söz doğru üslupla şifa yanlış üslûp ile yara olabilir,,, ,,, Asıl mesele kalbe nasıl ulaştığıdır..
Alıntı
"Üslûp, kalbin yansımasıdır. Dikenli dil ile gönül okşanmaz.”