Yanımda yürümeye hazırlanan bu adam, sadece bir sevgili değildi
58. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Kaç gündür yatağın yumuşaklığını özlemiş bedenimle ev ile holdingin, uzun koridorları arasında mekik dokuyordum. Zihnimi ve tüm enerjimi adadığım bu proje, her ayrıntısıyla o kadar içime sinmişti ki, üstesinden gelmenin verdiği haklı gururu iliklerime kadar hissediyordum. Serkan'ın iş hayatındaki duruşunu izlemekse bu apayrı bir deneyimdi. Etkilenmemek, sanırım imkansızdı. O kadar kusursuz ve karmaşık görünen bu düzene o kadar hakimdi ki, onu profesyonelliğin doruğunda seyrederken ağzımı şaşkınlıkla açmamak için kendimi zor tutuyordum. Güya ondan zaman vermesini istemiştim ama sanırım o süreci çoktan es geçmiştik bana bakışı, sesindeki o anlık değişim, tesadüfmüş gibi görünen ama asla tesadüf olmayan bahaneyle dokunuşları... Kabul etmeliydim, Serkan'ın varlığı her iki durumda da beni zorlu bir duygusal girdaba çekiyordu. Etrafındaki kadın çalışanlara bakıyor, istemsizce bir kıskançlık kıpırtısı hissediyordum. Ancak Serkan'ın hiçbirine, bana baktığı gibi derin ve anlamlı bakmayışı, bu kıskanç ateşi bir nebze olsun dindiriyor, içime su serpiyordu. Sonunda, büyük gün gelip çatmıştı; dilerim bu gece toplanacak yüklü meblağ, nice çocuğa umut ışığı olur. Akşamki davette giyeceklerimi yanıma alıp, son kontrolleri yapmak üzere yola koyuldum. Holdingin önüne geldiğim an, arabadan aceleyle inip yanıma gelmekte olan vale görevlisine baktım. Sesimdeki ve hareketlerimdeki heyecanımı gizlemek imkansızdı. "Aytekin Bey, anahtarınız," diyerek resmen anahtarı adama topu atar gibi fırlattım. O da halimden anlamış olacak ki, yüzünde sıcak bir tebessümle anahtarı havada ustaca yakaladı. "Yardım etmemi ister misiniz?" diye arkamdan seslenişine, elimde tuttuğum bir sürü eşyayla koşar adım cevap verdim: "Teşekkür ederim, ben
1000Kitap
Ekranda Parlayan Hayatlar Gerçekte Karanlık Emeller
Saat gece yarısını çoktan geçti. Şehir elini eteğini çekmiş; dışarıdaki sessizliği yalnızca uzaktan gelen birkaç köpeğin huzursuz havlaması bölüyor. Odanın karanlığını yırtan yegâne şey avucumun içinden yüzüme vuran o soğuk mavi ışık. Başparmağım âdeta benden bağımsız, mekanik bir ritimle ekranı aşağıdan yukarıya kaydırıyor. Birbirinden ilgisiz hayatlar, saniyeler içinde gözlerimin önünden akıp gidiyor. Kimisi üç saniye çalıyor ömrümden kimisi beş kimisine ise hipnotize olmuşçasına sonuna kadar takılı kalıyorum. Depresif bir ruh hâlinden çıkıp ışıltılı bir yaşama nasıl geçileceğini heyecanla anlatan biri var; incelikli tüyolar veriyor. Hemen ardından bir başkası beliriyor; mutlaka okunması gereken o hayat değiştiren kitapları sıralıyor nefes nefese. Ben daha ne olduğunu anlamadan pürüzsüz bir cilde sahip olmanın beş altın kuralını anlatan bir başka yüz düşüyor ekrana. Aniden duraksıyorum. En son izlediğim videodan sadece beş içerik öncesini bile hatırlayamadığımı fark ediyorum. Başparmağımla akışı telaşla geri sararak o hatırlayamadığım içeriği bulmaya ve merakımı gidermeye çalışıyorum. İçimden bir ses "Kalk," diyor, "bırak artık." Ancak bu cılız isteği eyleme dökecek iradem felç olmuş gibi. Her yeni içerik, görünmez bir kanca gibi beni ekranda tutuyor. Sanki hayati bir şey arıyorum ama aslında hiç bir şey aramıyorum. Uykum var, göz kapaklarım ağırlaşıyor ama ekranın ışığı uykumu bastırıyor. Tüm enerjim çekilmiş, sadece başparmağım hareket ediyor. Gözlerimi bile kırpmadan, zihnim uyuşmuş hâlde akışı takip etmeyi sürdürüyorum. Size de tanıdık geldi mi bu durum? Muhtemelen evet. Çünkü bu sahne modern insanın hem kolektif bir vicdan rahatlatma seansı hem de gerçeklikten en büyük kaçış rampası. İşte bu "zombi” hâli, yani kendi irademizle girdiğimiz ancak algoritmaların
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İnsanların önemli bir kısmı, zaten çoktan içsel olarak tükenmiş olduklarını idrak edemedikleri için, yaşamayı yalnızca bir refleks gibi sürdürür; varoluşlarını ise bilinçli bir hayat değil, ustaca icra edilen bir taklit olarak taşırlar.
1000Kitap
[12 .BÖLÜM] Varoluşun en eski maddesine (toprağa) geri dönüş: Rebeca Buendia Rebecca, Macondo’ya yalnız ve k(ö)ksüz (öksüz ve köksüz) bir çocuk olarak gelir. Ailesi ölmüş, dilini bilmeyen insanlar arasında bir yabancıdır adeta. Zaten roman boyunca da pek konuşmaz, geçmişi sessizlikle örtülüdür. Tam belirgin olmamakla beraber kökeni çok eskilere dayanan bir Latin Amerika yerlisini — sömürge öncesi dünyanın sembolik figürünü — temsil eder. Dış dünyası, Buendia Ailesi’ne angaje olmuş gibi gözükse de iç dünyası aidiyetsiz ve köksüzdür. Belki de romandaki en tuhaf davranışa sahip olan roman karakteridir; roman boyunca sürekli toprak yemesi, neden bu kızın böyle tuhaf bir alışkanlığı var? sorusunu ister istemez akla getirir. Pika Sendromu: Toprak, kil, tebeşir, kömür gibi besin değeri taşımayan nesneleri yeme alışkanlığı tıpta Pika Sendromu olarak adlandırılır. Romandaki toprak yeme davranışı, tek boyutlu bir mesele değildir; hem bedensel hem de psikolojik katmanları vardır ancak ben bunun psikolojik kısmını ele alarak devam edeceğim; Toprak yeme, klasik anlamda oral haz davranışıdır ancak buradaki mesele yalnızca ağız değil, bir ilkel güven arayışıdır. Yani, romandaki Rebeca’nın yediği şey, öyle rastgele ve alelade bir şey değildir. Toprak; her ne kadar gıda ürünlerini üreten, besleyen ve yetiştiren bir zemin olsa da toprağın kendisi, bir şeker, ekmek veya herhangi bir besin türü değildir. Toprak; ilkel olanı, ana rahmini, ölüm-yaşam arasındaki eşiği, insan öncesi güven halini temsil eder. Tam da bu noktadan hareketle; ‘’Toprak yeme’’, Márquez’in en karanlık bir noktada bıraktığı çok derin bir metafordur. Bu derin metaforu, sadece sıradışı basit bir yeme alışkanlığı olarak görmek, bu eserin değerini küçültecektir; lakin Gabriel Garcia Marquez
Edebiyat
Fesleğen: İçsel Yolculuk ve Duygusal Derinlik Üzerine Giriş Hikmet Anıl Öztekin’in Fesleğen adlı eseri, bireyin iç dünyası, hayal gücü ve yaşam deneyimlerini merkezine alan kısa hikâyelerden oluşur. Öztekin, okuyucuya karakterlerin duygu ve düşüncelerini aktarırken, yaşamın küçük ayrıntılarında saklı anlamları fark etme imkânı da sunar. Kitap, modern Türk hikâyeciliği içinde akıcı dili ve yalın anlatımıyla, duygusal farkındalık ve empati geliştirme açısından önemli bir eser niteliğindedir. Ana Bölüm 1. Bireysel Duygular ve İçsel Yolculuk Fesleğen’deki hikâyeler, karakterlerin içsel dünyasına odaklanır. Öztekin, bireyin duygusal deneyimlerini ve yaşadığı içsel çatışmaları yalın bir dille aktarır. Bu yaklaşım, okuyucunun kendi içsel farkındalığını geliştirmesine ve duygusal zekâsını güçlendirmesine katkı sağlar. 2. Hayal Gücü ve Anlam Arayışı Kitaptaki karakterler, günlük yaşamın rutin ve sıradanlığı içinde anlam arayışıyla hayal gücünü kullanarak kendilerini ifade ederler. Öztekin, bu hayal gücü aracılığıyla hem hikâyelerin duygusal derinliğini artırır hem de okuyucunun kendi yaşamına dair farkındalığını geliştirmeyi amaçlar. 3. Sosyal Çevre ve İnsan İlişkileri Hikâyelerde aile, arkadaşlık ve sosyal çevre ilişkileri de önemli bir temadır. Karakterlerin etkileşimleri, bireyin toplum ve çevresiyle kurduğu bağları ve bu bağların psikolojik etkilerini gözler önüne serer. Bu yönüyle eser, hem bireysel hem de toplumsal perspektifi bir arada sunar. 4. Duygusal Farkındalık ve Empati Öztekin’in anlatımı, okuyucunun karakterlerin duygularına ortak olmasını sağlar. Hikâyeler, empati kurma yeteneğini güçlendirir ve bireyin kendi duygusal farkındalığını keşfetmesine yardımcı olur. Sonuç Fesleğen, bireyin içsel dünyasını, hayal gücünü ve sosyal ilişkilerle bağlantılı
mezarlık seyyahı
Gelişigüzel dizilmiş taşlardan yukarı doğru çıktım. Sonbahar sanırım Mikail’in sanatını icra ederken ne denli ustaca çalıştığının bir göstergesi olarak bahşedilmiş bize. Çıktığım bu yokuşun içimde bazı değiş tokuşları, dokunuşları olduğunu hissediyorum. Usulca bir köşeye tünemiş kuşları seyrediyorum. Bizim basmamak için kırk takla attığımız mezar taşlarına kedilerin tavırları ne de saygısız geliyor. Sonra birkaç salyangoz bir kabir mermerini güzergah ediniyor. Ölümün bazı hayvanlara kara yolları ulaşımı imkanı sağladığı ne hoş bir gerçek. Bazı silik yazılar gözüme ilişiyor. Kim bilir kaç yağmur aşındırmıştır bu taşları. Düşünüyorum da ölümümüzden sonraki birkaç on yılda sıcaklıklar mevsim normallerinin altında seyrederse sanırım o denli erken silinecek isimlerimiz hayattan. Kimliği belirsiz kişiler olarak özgürleşeceğiz. Her mezarlık bir gün kimsesizler mezarlığına dönüşecek. Herkesin eşitlendiği sosyalist bir düzene geçilecek toprağın altında. İşte böyle anlarda tam da birinin çıkıp hayatın size film olmadığını hatırlatması gerekir. Ölümle hayat arasındaki pencereyi yarı dalgın bakışlarla süzerken, bilmediğimiz o ötelere bir gün, babasının ellerini neşeyle tutmuş, birazdan toprağa gömüleceğine değil de halasına gideceğine inanan cahiliye döneminin küçük kızları gibi Azrail de tutacak elimizden. Sevdiğimiz şairleri kutsamak, onlara kavuşmak için mısralara ve mezartaşlarına başvurmamıza gerek kalmayacak…
Duygu ve Düşünce