Duygu,Düşünce
Sessizce izlenir duygu,düşünce, Her biri görünür içe inince. Zihin bir araçtır,sunar geçmişi, Düşünce zihinde izler her işi. Geçmişten kalanlar duygu eseri, Tatları iletmiş her bir değeri. İnsan da düşünür,görür zihni, Zihnin içinde kalmış tadın kendini. İnsan baktığında içte olana, Yol alır usulca hakikat,şuura. Ne isim aranır ne de ki suret, Özünde kaybolur kurulmuş hasret. Bir damla misali ummanda erir, Sessizlik içinde kendini bilir. Söz bittiği yerde var olur bu hâl, Orada kaybolur korku ve hayal. Sözler açılırsa bir isim gibi, İşaret,vurguya döner her biri. Tanımlar çözülüp öze bürünür, Bakan,bakılan da içte görünür. Yalnız bunu görür sözleri çözen. İzlerken olanı anlayıb,bilen. İçinde açılır zamansız kapı, Gerçeğe dönecek vardığı yapı.
Bugün anladım ki seni özlemek Seni sevmekten daha zor ve acı .. Seni sevseydim mesela Bir demet çiçek alıp karşına çıkardım Seninle manzarası hiçte güzel olmayan Bir yerlere oturur ellerini tutardım Gözlerinin içine bakıp, kendimi görmek umuduyla Bir kaç eski şiiri mırıldanırdım Sen usulca gülümserdin bana Benim kalbim kahkahalar atardı Sonra belki karşılıklı kahvelerimizi yudumlardık Uzunca bir cadde de el ele dolaşır dururduk Senin gitme vaktin gelinceye dek .. Basit severdim seni ben Süslü cümleler olmadan, beylik laflar etmeden Öylesine basit ve sıradan severdim ki seni Kimseler anlamazdı seni ne kadar sevdiğimi Kimseler bilmezdi seni ne kadar çok sevdiğimi .. Duyurmazdım senden başkasına hislerimi Yalnızca senin için var olan hislerimi Bir sana söylerdim, bir sana hissettirirdim Seni nasıl sevdiğimi Seni nasılda çok sevdiğimi .. mavi kırlangıç
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Soğuk bir kış günüydü gözlerim değdi usulca gözlerine. Sanki çaldın kalbimi yar, yine sen de gitme gitme!
İhanetten ölesiye nefret ettim her defasında. Çok sevsem de tek bir ihanet yetti içimdeki sevgiyi gömmeye. Bu yüzdendir ki insanlar hep kaçtı benden. Bu yüzden hep bir başıma kaldım ben. Aylar yıllar sonra biri girdi usulca kapıdan. Kapının da bir suçu yok, gelene açık olmak onun görevi sonuçta. Adımlarındaki sessizlik çekti beni kendine. Öyle korkutmadan, incitmeden yaklaştı ki gözlerime kıramadım onu. Sözleri öylesine girdi ki içime çekip atamadım kenara hiçbirini. Bir çiçek koptuktan sonra ölür, istediğiniz kadar su verin ya da ona dünyanın en özel toprağını getirin sonuç değişmez. Kabul ettim yine de. Kıyamadım gözlerine. Belki sandığım kadar anlamı olmasa da her kelimesine bir anlam yükledim kendimce. Yüklediğim anlamların yükü taşınmadı belki de. Gidişi biliyordum ancak beni bu kadar acıtan şey vedasız oluşuydu. Gitme diyemezdim elbet, kızışım buna değil. Yükleri o kadar mı taşınmazdı ki bir hoşçakal bile ağır geldi. Ona bile mi dili dönmedi hiç? Özür dilerim yine de. Yanlış anlamalarım, sessizliğim, hiç kırılmayacak tabularım için. Bu katılığım için özür dilerim canım. Kendimi kandırdığım, çocuk düşüncelerim, saçma hayallerim ve donukluğum... Hepsi benim suçum, senin yapacağın bir şey yoktu. Sakın ha bu yüzden kendine zulüm etme. Kapıyı gösteren bendim, gitmekten başka çaren yoktu.
Çok düşündüm ama hiçbir cevap bulamadım. Sevdiğim bütün insanları sevmeye nereden başladığımı sorguladım. Sevmek galiba biraz da bir nehir gibi muhatabına doğru temayül ederek akıp gitme işi , akılla ve bilinçle alınan bir karar değil; nasıl ve nereden sevmeye başladığını bilemeden kendini kaptırma işi. Kalbin o insanda bir şey seziyor... Belki bir aydınlık, belki bir uçurum, belki uzun zamandır aradığın o dinginlik, belki tanıdık bir yara, belki ruhuna şifa , belki mahvına sebep olacak bir şey... Sonra ona doğru meylediyor. Görünmez ağlar usulca etrafınızı sarıyor ve ne zaman başladığını hiç bilmediğiniz o akıntıya çoktan kapılmış oluyorsunuz.
Alıntı
"İNCİ" Her şey bir anda alt üst olabilir...
42. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Öğle güneşinin tüm yakıcılığıyla sokağı kavurduğu saatlerde, elimde iş yerinden aldığım ürün kataloglarıyla kendimi dışarı attım. Zaman, Serkan’la geçirdiğim o büyülü sabahtan sonra sanki hızla akıp gitmişti. Aslı ile buluşacağımız evimin yakınındaki kafenin önüne geldiğimde, kalabalığın içinde yine yabancı adamın siluetini seçer gibi oldum. "Belki de mahalleye yeni taşınmıştır," diye fısıldadım kendi kendime, huzurumu kaçırmasına izin vermeyerek kafenin serin atmosferine bıraktım kendimi. İçerisi öğle molasına çıkmış insanlarla dolup taşıyordu. Neşeli uğultuların arasında gözlerim kalabalığı taradı. Köşedeki masadan, "İşte buradayım!" dercesine bir elini havaya kaldırıp sallayan arkadaşımı gördüm. Hızla yanına varıp, gecikmiş olmanın verdiği mahcubiyetle kendimi sandalyeye bıraktım. "Kusura bakma, biraz geciktim..." dedim nefes nefese. Aslı, kollarını kavuşturup sorgulayıcı bakışlarından birini fırlattı. Dudaklarının kenarında muzip bir kıvrım belirdi. "Sen misin benim gecikmelerime laf eden?" dedi, ardından çınlayan bir kahkahayla ekledi: " Ben benzetemedim ama… Serkan seni bana benzetmeye başlamış bile!” diye ekledi. Bu tespitine engel olamadığım bir kahkahayla karşılık verdim. Haklıydı; Serkan’ın hayatıma girişiyle birlikte tüm alışkanlıklarım, hatta zaman algım bile değişmeye başlamıştı. Menüyü bana doğru uzatırken, "Ben siparişimi verdim, hadi sen de seç bir şeyler," dedi. "Bir şey yiyecek halim yok, sadece kahve içeceğim," dedim. Sesimdeki yorgunluğun ardına gizlenmiş tatlı heyecanı fark etmemesi imkansızdı. Kaşlarını kaldırıp eğlenceli bir edayla, "Vay... Demek öyle! Eniştemiz iyi bakıyor sana desene!" diye takıldı. Sözleri, kafedeki diğer insanların dikkatini çekecek diye ödüm koptu.
1000Kitap