"BEN PAULİNE'İ ARIYORUM AMA O"
"Aşk bence öyle Proust'un gençliğinde zannettiği gibi önümüzdeki engeller kaldırıldığında ortaya çıkıp hayatımızı mükemmel kılacak, her şeyden bağımsız bir yücelik değildir. Daha çok, bir çiçeği koklamak, bir kediyi sevmek, güzel bir müzik dinlemek ya da arabanı asfaltlanmış, düzgün bir yolda sürmek gibi bir hayatta kalma aracıdır.
Doksanların kendine has renkleri, müzikleri, sokak sesleri ve gençliğe özgü o masum heyecanı… Roman, tam da bu atmosferde başlıyor. İstanbul’un göbeğinde, Fransız Kültür Merkezi’nin eski kitap kokan salonlarında, Burak’ın hayatına usulca sızan bir karşılaşmayla.
Ah, doksanlar yazı… O ilk gençlik ateşi, o içimize işleyen rastlantılar ve hayatımızın seyrini değiştiren o ilk dokunuşlar. Burak’ın hikâyesi. Fransız bir kızla, Pauline’le karşılaşması sadece bir an değil, bir milattı. Usul usul içindeki bir şeylere dokunan, bazen de onu düpedüz çarpan bir milat.
Paylaşılan o yaz, bitmiş gibi görünse de asla bitmedi. Bir izdüşüm gibi, bir gölge oyunu gibi zihninde yaşamaya devam etti. Yıllar geçti, Burak bir felsefe akademisyeni oldu ama o yazın bıraktığı tortu, o tatlı belirsizlik hep içinde kaldı. Ve bir gün… Bir film afişinde tanıdık bir yüz. Pauline artık bir yıldızdır. Üstelik birkaç gün sonra İtalya'da bir galada boy gösterecektir. Bu tesadüf, yılların ağırlığını bir anda yerinden oynatır. Burak yakın arkadaşı Ediz’i de yanına alıp Avrupa yollarına düşer.
Floransa’nın sanatla yoğrulmuş sokaklarından Prag’ın melankolik güzelliğine, Berlin’in asi ruhundan Madrid’in tutkulu enerjisine ve elbette Paris’in büyüsüne uzanan bu yolculuk, sıradan bir aşk öyküsünün çok ötesinde. Her durak, her karşılaşma, bir sanat eseri, bir felsefi sorgulama, bir edebi gönderme. Burak, Pauline’in izini sürerken aslında kendi