Kitaba başlar başlamaz kendinizi bir Ege köyünde buluyorsunuz. Ege insanlarına ait yanık bir ten, ince uzun bir boy; tarlada, bağda, bahçede veya denizde çalışmaktan nasırlaşmış eller geliyor gözünüzün önüne. Önce kitabın kahramanı Mustafa’yı bir güzel tanımlıyor yazar size. Sonra zamanla kitapta çember genişliyor: Mustafa’nın karısı Mesude, denizde boğulan çocukları ‘Deniz’ derken konu komşu, tüm köy hatta köyün çok sevdiği engelli doğmuş saf kalpli Ömer!
Kitabın ilerleyen sayfalarında günümüzün kanayan yarası göçmenlerin yani mültecilerin hayatını görüyoruz. Hatta son günlerde tartışılmaya devam eden bir konu diyebiliriz. Yazar, kitabında yolu ülkemizden geçen mültecileri, bu mültecilerin yaşadıklarını, nelerle karşılaştıklarını ve acılarını gerçekten çok güzel, etkileyici ve yerinde özetlemiş.
Güzel bir hayata kavuşmak hiç de o kadar kolay değil onlar için. Kitapta da bunu görüyoruz, kaçakçıların yaptıkları eziyetler, göç sırasında yaşanan sıkıntılar, bir yandan ailesini kaybedenler, bir yandan belki de doğup büyüdüğü yerlere bir daha asla geri dönemeyeceğini düşünenler… Belki de yaşanan her şeye rağmen elbet bir gün o doğup büyüdüğü yerlere geri dönmenin umudunu taşıyabilenler, kaybettiklerini yeniden kazanabileceğini umut edenler de var her şeye rağmen.
Kitabın ilerleyen sayfalarında batan bir bottan kurtulan bir bebeği görüyoruz. İşte kitabın kapağına konu olan bir yunus, bebeği kurtarıyor. Daha doğrusu bebeğin yaşaması için yunus, bebeği Balıkçı Mustafa’nın teknesine kadar getirip teslim ediyor. Böyle güzel bir mucizevi olay insanı okurken hem mutlu ediyor, hem hüzünlendiriyor ve hem de insanlığı sorgulatıyor… İnsanlığın yapamadığını, mülteci diye bir oradan bir oraya savuran uluslararası sistemin yapamadığını yunus yapabiliyor.
Yunusun bebeği Balıkçı