Teslim olmak beni üzdü ama aynı zamanda da rahatlattı. Nihayet birisi benimle aylardır kafama takılıp canımı sıkan endişemi paylaşıyordu, artık tek başıma kaygılanmayacaktım.
- "Seni kim üzdü bu kadar?" diye sordum.
- "Boş ver."
- "Çok mu özel?"
- "Hayır, çok klasik."
- "Anlıyorum," dedim. "Kadınlar bekliyorlar, güvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın p*çin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor."
Tuhaftı,sanki bedeni kendinden uzaklaşmış gibiydi.Acı çekmiyordu, hiçbir anı işkence çekmiş olan sinirlerini çekiştirmiyordu.Her şey sessiz ve mıhlanmış gibiydi."Nasıl olur?" diye düşündü."Bir sürü şey beni üzdü,az önce içim yanıyordu ,her zerrem seğiriyordu.Bana ne oldu?" Kalbinin atıb atmadığını anlamak için boşluğu dinledi ve tekrar dinledi...
Artık hiç bir şey ızdırap vermiyordu,hiçbir kaynama olmuyordu,heçbir yeri acımıyordu.
İyileşmek için başkalarını yaralayamazdık. Ben iyi hissetmiyorum diye; başkaları beni üzdü, hayal kırıklığına uğrattı, kızdırdı, paramparça etti diye bir başkasının benim yüzümden zarar görmesine neden olmamalıydım. Sevginin iyileştirici gücü vardı, evet ama bu, sanıldığı şekilde değildi. -Elisa Tanyeli
17 eylül 1332 (1916)
Sizi 40 gün yatakta kalmak zorunda bırakan hastalığı bana haber veren mektubu aldım. Bu havadis beni çok üzdü. Fakat yine de sizin bu mektubunuz beni teselli etti, zira yatakta yazıldığı halde, bu mektubu sıhhatinizin delili diye kabul ettim Karargahıma gideli ve Nuri Bey'i yalnız bırakalı 15 gün var. Son muharebeleri idare ettiğim bir ay zarfında Nuri Bey, Hüseyin Bey, ilh... ilh... ile hemen her gün beraberdik. Kıymet verdiğiniz insanlarla birlikte ateşe ve ölüme göğüs germek ne zevk.
Bu umumi savaşlar sırasında zavallı Faik Paşa alnından bir kurşun yiyerek şeref meydanında can verdi.
Eski dostumun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey'in coşkunluğu görülerek şey! Allah'tan, cennette kendisi için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk tamamıyla bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak astı.
Muş dağlarındaki kumandanımızın manasız bir mektubundan bahsediyorsunuz. Müsaade buyurunuz, size haber vereyim ki hanımefendi, ben de bu zattan her gün hiçbir mana ifade etmeyen mektuplar alıyorum. Anlaşılıyor ki bu zat, son zamanlarda Türkçe şiirleri Fransızcaya tercüme etmekle meşgul olmaya başlamış. Alayın bir kumandanı ve Nuri Bey'in başarılarının bir afişçisi Fuat Bey (Salih Efendi size bu konuda eğlenceli izahat verebilir) bana bir mektup göndermiş, edebiyatımızdan şu güzel tercümeyi yapmış:
"Lair de l'amour souffle dans la tète-Monsieur où, moi où.
Bu, şu beytin tercümesi Imiş:
Havayi aşk eser serde
Efendim nerde, ben nerde.
Bu tercüme bana Harbiye Mektebi'ndeki arkadaşlarımdan biriyle bir Fransız kızı arasındaki konuşmayı hatırlat:
-Matmazel bana bir şeftali verir misiniz?
-Şeftali yok bende Mösyö.
Zavallı Mösyö, ne manaya geldiğini yalnız kendisinin bildiği Türkçe bir deyimi Fransızcaya tercüme etmişti.
Ali Şevket
Annem, "Atatürk zamanında bizim ülkede de öyleydi. Hep ne olursa olsun kendi malımız, yerli malı kullanılsın istemişti Atatürk"
diyor. Halk da öyle yapıyormuş, ama demokrasi diye ikinci parti gelince, görmemişler gibi dışarıdan ne varsa getirtilmeye başlanmış. Karşılığında satılacak doğru dürüst malımız da olmadığından, elde avuçta olan paralar bitmiş. Bu kez bütün devletlerden borç istemişiz. Şu son zamanlarda artık borç isteyecek ülke kalmamış, Almanlara başvurmuşuz. Alman Maliye Bakanı gelerek, bizim hükümete, aldığımız borcu ne yapacağımızı sormuş. Ona sağlıklı bir plan gösterilmediği için bırakıp gitmiş. Ben bunları pek bilemiyorum; çünkü, derslerle uğraştığımdan, ülke sorunlarıyla hiç ilgilenmiyorum. Ama annemin "yeni savaştan çıkmış, yanmış yıkılmış bir ülkeden nasıl utanmadan para istenildi?!" diye üzüldüğünü biliyorum. Bunun arkasından bir olay annemi daha da çok üzdü. O da, birlikte çalıştıkları bir Alman profesör, anneme "Size borç veremediğimiz için çok üzüldüm, ama siz de hak verin! Alınacak borcun kendi ülkenize veya dünya ekonomisine nasıl bir yarar sağlayacağı gösterilemezse, o istenen borç bir tür dilencilik olmaz mı?" demiş.