Uzel

Uzel
126 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
8/10
·379 syf.·
2019 2. kitabı
Öncelikle arka kapak metnini aktarayım: "Yirminci yüzyılın önemli evrimsel biyologlarından ve modern sentezin öncülerinden biri olan Ernst Mayr, Biyoloji Budur ile biyolojinin bir bütün olarak önemini ve zenginliğini gözler önüne seriyor. Yaşam bilimlerini incelemenin yanı sıra bilime adanmış olağanüstü bir yaşamın birikimini de aktaran yazar, okuyucuya ve biyologlara kendi özel araştırma alanlarında geniş bir bakış açısı kazanabilmeleri için kavramsal bir çerçeve sunuyor. Kitapta bir yandan biyoloji tarihi ve felsefesi ayrıntılı bir şekilde ele alınırken bir yandan da biyolojinin bilim içindeki yeri tartışılıyor, insanın canlılar dünyasındaki yerini ve doğanın geri kalanına karşı sorumluluğunu daha iyi anlaması amaçlanıyor." Evet, kitabın odağında, bir bilim dalı olarak biyolojinin özellikleri, felsefeciler tarafından nasıl görüldüğü, hakkındaki düşüncelerin zaman içinde nasıl değişimler geçirdiği var. Bunlar anlatılırken, ister istemez biyoloji alanındaki bilimsel gelişmelere de hafifçe değiniliyor ama asıl odak, bilim tarihi ve felsefesi içinde biyolojinin yeri denebilir. O nedenle bu kitabı ilgiyle okuyacak kişiler büyük olasılıkla ya genel olarak bilim felsefesi ile ilgilenenler ya da özel olarak biyoloji bilimiyle ilgilenenler olur diye tahmin ediyorum. Yazar, biyoloji biliminin tarihsel gelişimini, bir bilim dalı olarak kabul edilip edilmeyeceğinin bile tartışıldığı zamanlardan günümüze uzanarak, akıcı bir dille ve doyurucu bir biçimde aktarıyor. Ancak çoğu popüler bilim tarihi kitabında kişilere ve olaylara odaklanılarak yapılan roman tadında bir yaklaşım yerine, bu kitapta bilimsel ve felsefi kavramlara daha fazla değiniliyor; örneğin kamplaşmaların olduğu tarihsel dönemler anlatılırken, tarafların bilimsel düşünüş biçimleri ayrıntılı biçimde verildiğinden,
Biyoloji BudurErnst Mayr · Tübitak Yayınları · 2009147 okunma
Reklam
10.bölüm * Hastanelerimizi sterilize etme arayışı da binalarımızın mikrobiyomlarında disbiyoz yaratmış olabilir. Patojenlerin hâkim olmasını engelleyen zararsız bakterileri ortadan kaldırarak, istemeden de olsa daha tehlikeli bir ekosistem inşa etmiş olabiliriz. "İyi huylu ya da çok fazla etkileşime girmeyen, sadece yüzeylere yerleşen mikropların gelmesini istersiniz," diyor (...) Gibbons. "Çeşitlilik iyidir." Ve sanitasyon fazla ileri gittiğinde çeşitliliğin çökmesine yol açabilir. Gibbons bunu umumi tuvaletlerde yaptığı çalışmada göstermiş. İyice temizlenen tuvaletlerde, ilk önce sifondan boşalan suyla havaya karışan dışkı kökenli mikropların kolonize olduğunu bulmuş. Bu türler eninde sonunda ciltten kaynaklanan çok çeşitli mikroplara yenik düşer, ancak tuvalet tekrar temizlendiğinde, mikrop toplulukları bir adım geri gider. İşin komik yanı, çok sık temizlenen tuvaletlerin dışkı kökenli bakterilerle kaplı olma ihtimali daha fazladır. Oregon'da yaşayan, mühendislikten gelme bir ekolog olan Jessica Green de klimalı hastane odalarındaki mikroplarda benzer bir örüntü saptamış. "İçerideki havada bulunan mikrop topluluğunun, dış ortam havasındakinin bir altkümesi olacağını varsaydım. İkisi arasında neredeyse hiç örtüşme olmadığını görmek beni şaşırttı." Dışarıdaki hava bitkilerden ve topraktan kaynaklanan zararsız mikroplarla doluydu. İçerideyse, normalde dışarıda bulunmayan ya da nadir olan ama hastanede kalanların ağız ve cildinden kaynaklanan potansiyel patojenler, orantısız ölçüde fazlaydı. Hastalar fiilen kendi mikrobiyal çorbaları içinde pişiyorlardı. Bu sorunu çözmenin en iyi yoluysa çok basitt: Pencere açmak. * Green, faydalı mikropların çeşitliliğini desteklemek için benzer mimari numaralar geliştirilebileceğini umuyor. "On yıl içinde mimarlar bulgularımızı
9.bölüm * Taylor 1989'da filaryal hastalıklar üzerinde çalışmaya başladığında en fazla ilgisini çeken konu, bu hastalıkların şiddetiydi. İnsanları enfekte eden birçok parazitik nematod vardır, ancak bunlar tipik olarak selim belirtilere neden olur. Filaryal hastalıklara yol açanlar, neden böylesine âciz bırakan bir iltihaba neden olur? Anlaşılan yardım alıyorlar, hem de tanıdık bir müttefikten. 1970'lerde araştırmacılar bu solucanları mikroskop altında incelerken, içlerinde bakteriye benzeyen yapılar olduğunu gördüler. Derken mikroplar aniden unutuldu. 1990'larda bunların Wolbachia, yani erkek mavi ay kelebeklerini öldüren Hawaii meyve sinekleriyle kendi genomunu karıştıran ve dünyadaki böcek türlerinin üçte ikisinde bulunan bakterinin ta kendisi olduğu anlaşılana dek. Böceklerdeki muadiliyle karşılaştırıldığında, nematoddaki Wolbachia küçülmüş, dejenere bir formdur. Genomunun üçte birini terk ederek konakçısına kalıcı olarak prangalanmıştır. Tam tersi de doğrudur. Henüz bilinmeyen sebeplerle, nematodlar simbiyontları olmaksızın yaşam döngülerini tamamlayamadıkları gibi, şiddetli hastalık tablosunu da tetikleyemezler. Solucanlar ölünce, içlerindeki Wolbachia'lar enfekte olan kişide açığa çıkar. Bu bakteriler insan hücrelerini enfekte edemezler ama nematodun yol açtığından farklı bağışıklık yanıtlarını tetiklerler. Taylor'a göre,filaryazisteki ağır belirtilere yol açan şey, solucana VE simbiyontuna karşı gelişen İKİ YANITın bir arada olmasıdır. Ne yazık ki bu, solucanları öldürmenin hastalığı kötüleştireceği anlamına gelir çünkü nematodlar can çekişirken, içlerindeki bütün Wolbachia'ları dışarı verir. (...) Bir seçenek daha var. Neden solucanları tamamen boşvermeyelim? Neden Wolbachia'nın peşine düşmeyelim? * "Probiyotik" sözcüğü "yaşamdan yana" anlamına gelir.
8.bölüm * Bakteriler Yatay Gen Aktarımlarını (YGA) milyarlarca yıldan beri yapıyor olsalar da, bilimciler neler olup bittiğini ilk kez 1920'lerde fark etti. (...) YGA bakterilerin inanılmaz hızlı evrilmesine olanak tanır. Bakteriler yeni güçlüklerle karşılaştıklarında, doğru mutasyonların mevcut DNA'larında yavaş yavaş birikmesini beklemek zorunda değildir. Güçlüklere hâlihazırda uyum sağlamış başka bakterilerin genlerini alarak, söz konusu adaptasyonları toplu hâlde edinebilirler. (...) Antibiyotiğe dirençli bakterilerin yayılması, hiç şüphesiz 21.yy'da halk sağlığına yönelik en büyük tehditlerden biridir ve YGA'nın dizginlenemeyen gücünün delilidir. * Kolayca heyecana kapılıveren gazeteciler arada bir YGA'nın, organizmaların dikey kalıtımın tiranlığından kaçmasını sağlayarak, Darwin'in evrim fikrine meydan okuduğunu iddia etmekten pek hoşlanırlar. (New Scientist dergisi, bir sayısının kapağında "Darwin yanıldı" ifadesine yer vermişti. Yanılmıştı.) Bu doğru değil. YGA hayvan genomuna yeni varyasyon ekler ama bu sıçrayan genler yeni evlerine vardıklarında, hâlâ eski dostumuz doğal seçilime tâbidirler. Zararlı olanlar yeni konakçılarıyla birlikte ölüp giderken, faydalı olanlar bir sonraki kışağa aktarılır. Bu süreç klasik Darwinci mantıkla, bildiğimiz şekilde çalışır; sadece hızı istisnaidir. (...) Bir kez daha tekrarlamaya değer: Hızlı ya da anlık evrimsel kaymaların, Darwin'in vizyonuyla ilişkilendirdiğimiz yavaş, aşamalı değişikliklerin aksinin ispatı olarak kabulü vahim bir hatadır çünkü bu hızlı değişimler de gücünü yine aşamalı değişimden alır. Ağaç fareleri, doğru bakterileri alarak kreozota direnmiş olabilir ama o bakteri suşları, böcek öldürücüyü parçalama becerisini kendi başına geliştirmek zorundaydı. Onların açısından bakıldığında, evrim kendi olağan
7.bölüm * Hemiptera (yarım kanatlılar) grubunun üyelerinin büyük bölümü, hayatını bitkilerin özsuyunu emerek geçirir; onlar sadece bu şekilde beslenen tek hayvan grubudur. Kelebekler ve sinekkuşları da ara sıra bir yudum özsuyu emebilir ama sadece yarım kanatlılar bu işte uzmanlaşmıştır. Bu yaşam tarzını simbiyotik bakterilere borçlular. (...) Buchnera, yaprak bitlerinin besinlerini parçalamaz, takviye eder. (...) Floem özsuyu, [...] hayvanların yaşamak için ihtiyaç duyduğu on elzem amino asit de dahil, bazı besinleri ne yazık ki içermez. (...) Araştırmacılar, yaprakbitlerine Buchnera'yı öldüren antibiyotikler verdikleri zaman, böceklerin hayatt kalmak için yapay amino asit takviyesine ihtiyaç duyduğunu buldular. (...) Yarımkanatlılar hayvandır ve bütün hayvanlar başka şeyleri yiyen tekhücreli yırtıcılardan evrilmiştir. Gıdalar onlara gereksinim duydukları pek çok besini sağladığı için o besinleri yapmalarını sağlayan genleri kaybetmişlerdir. Yaprakbitleri, pangolinler, insanlar ve diğerleri, yani hepimiz onların mirasını taşıyoruz. Hiçbirimiz bu on elzem amino asidi yapamıyoruz ve ancak yiyerek açığı kapatıyoruz. Floem özsuyu gibi özelleşmiş ve fakir bir diyetle beslenmek istediğimizde yardıma ihtiyaç duyuyoruz. Burada devreye bakteriler giriyor. Bakteriler, yarımkanatlıların tüm hayvanlar âlemini kısıtlayan sınırlamayı aşmasını ve pek az hayvanın faydalanabileceği bir gıdayla beslenebilmesini tekrar tekrar sağlamıştır. (...) Bakteriler ve diğer mikroplar, hayvanların hayvan olmanın ötesine geçip, başka türlü erişemeyecekleri ekolojik kuytu köşelere girebilmelerini, tahammül edilemeyecek yaşam tarzlarını benimseyebilmelerini, midelerinin kaldıramayacağı şeyleri yiyebilmelerini, temel doğal özellikleriyle çatışan başarılar kazanmalarını sağlamıştır. Karşılıklı