Bazı kitaplar bilgi verir, bazıları düşünceyi yönlendirir. Zaman Haritaları ise zamanın kendisini yeniden ölçeklendirir. Kitabı okurken insan, tarihin içinde yürüdüğünü değil, tarihin üzerinde yükseldiğini hisseder. Şehirleri, savaşları, imparatorlukları ve insan ömürlerini görmeye devam eder; fakat artık onların arkasında işleyen daha büyük bir mekanizmayı da fark etmeye başlar.
Eserin en dikkat çekici yönü, zamanı yalnızca kronolojik bir çizgi olarak değil, katmanlı bir yapı olarak ele almasıdır. Bir insanın ömrü, bir uygarlığın tarihi, bir türün evrimi ve yıldızların yaşam döngüsü aynı düzlemde buluşur. Böylece okuyucu, alışık olduğu tarih algısından koparak çok daha geniş bir perspektife zorlanır. Bu yaklaşım, kitabı klasik tarih anlatılarından ayıran temel teknik özelliktir.
Kitap boyunca hissedilen temel düşünce şudur: Karmaşıklık arttıkça kırılganlık da artar. İlk atomlardan günümüz medeniyetlerine kadar uzanan süreç, aslında düzen ile kaos arasındaki hassas dengenin hikâyesidir. İnsanlık burada tarihin efendisi olarak değil, evrenin uzun deneyinin geçici bir sonucu olarak görünür. Bu nedenle eser, tarih kitabından çok kozmolojik bir farkındalık metni niteliği taşır.
Edebi açıdan bakıldığında kitabın dili gösterişli değildir; gücünü üslubundan değil, ölçeğinden alır. Okuyucuyu etkileyen şey cümlelerin güzelliği değil, düşüncenin genişliğidir. Kitap bittiğinde akılda kalan belirli olaylar değil, insanın kendi varlığına ilişkin algısının değişmesidir.
Bu eserin asıl başarısı, geçmişi anlatması değil; insanı, kendi küçüklüğü ile yüzleştirmesidir. Birkaç on yıllık ömrümüzün, milyarlarca yıllık zaman okyanusunda neredeyse görünmez bir dalga olduğunu hissettirir. Fakat aynı anda, bu devasa sessizliğin içinde evreni anlayabilen tek varlık olmanın ağırlığını da