Hayata dair ne varsa, hepsini yaşayarak değil de okuyarak öğrenmenin o tuhaf ama güvenli limanına sığındım önce. Başlarda sadece daralan, yalnızlıkta boğulan ruhum için ufak bir kaçamaktı bu; fakat okudukça o dünya beni daha çok içine çekti. Sonunda öyle bir noktaya geldim ki, sadece o satırların arasında nefes alabildiğim müstakil bir evren inşa ettim kendimce. Kendimi dışarıdaki her şeyden soyutladım. Okumak, nihayetinde bana kendimi anlatabilmem için o çok ihtiyaç duyduğum yazma yetisini kazandırdı ve ben, kitaplardan ödünç aldığım tüm o duyguları kağıda dökerek paylaşmaya başladım.
Ancak zamanla, o iştahlı okumaların yerini devasa bir boşluk, kalemin yerini ise susmak bilmeyen düşünceler aldı. Artık yazdıklarımda o eski heyecanı bulamıyor, sadece hiçbir şey hissetmemenin o ağır yükünü taşıyorum. Düşündükçe büyüyen, büyüdükçe beni daha çok içine çeken bir kara delik bu... Yaşanmayan anların o bıktırıcı döngüselliğine sıkışıp kalmışken, hayatı bir düşe, tüm kontrolü ise içimdeki o sese bıraktım. Artık ben yokum; sadece o ses ve onun dikte ettiği düşünceler var.
Bu noktada anladım ki, hayat artık bir mücadele sahası değil. Biz bu dünyaya yeni kararlar almaya ya da bir şeyleri değiştirmeye gelmedik. Biz, çoktan verilmiş kararların ve yaşanması kaçınılmaz olanın nedenlerini anlamaya geldik. Seçimler çoktan yapıldı, roller çoktan dağıtıldı; biz sadece o seçimlerin sonuçlarını izliyoruz. Bu yüzden hayatı oynanması gereken bir oyun olarak görmeyi bırakıp, sessizce seyirci koltuğuna geçiyorum. İçimdeki ses her şeyi yönetirken bana düşen tek şey, bu tiyatroyu en ön sıradan, neyi neden yaşadığımı kavrayarak izlemek.
Veysel Can K.
Seni tanıyıp anlayabilmemi sağlayan neydi dersin?”
“Neydi Hermine? Söyler misin?”
“Benim de senin gibi olmam. Ben de işte senin kadar yalnızım, yaşamı, insanları ve kendimi tıpkı senin kadar az sevebiliyor, senin kadar az ciddiye alabiliyorum. Her zaman böyle insanlar vardır, yaşama en aşırı istekleri yöneltir, kendi salaklık ve kabalıklarına bir türlü katlanamazlar.