Sabahattin Ali’nin Kağnı kitabını okurken aslında bir hikâye kitabı okumuyorsun; bir dönemin içine giriyorsun. Erken Cumhuriyet’in Anadolu’su… dışarıdan bakıldığında sade, hatta bazen huzurlu gibi görünen ama içine girdikçe insanın içini sıkmaya başlayan bir dünya. Bu dünyada yoksulluk yalnızca açlık ve yokluk değildir; aynı zamanda ses çıkaramamak, hakkını arayamamak, adaletin kapısına gitmenin bile başlı başına bir cezaya dönüşmesidir.
“Kağnı” hikâyesinde Sarı Mehmet, bir tarla meselesi yüzünden vurulur ve köydeki güç dengeleri nedeniyle olay örtbas edilmeye çalışılır. Annesi, oğlunun ölümüne rağmen sessiz kalmak zorunda bırakılır; yıllardır süregelen baskı ve korku, kadının kendi acısıyla baş başa kalmasına yol açar. Jandarma ve savcı geldikten sonra bile köydeki düzenin korku ve çıkar üzerine kurulu olduğu görülür. Mezarı açtırılan oğulun cesedi kağnıya yüklenir ve kadın, oğlunun cesedini taşımaya zorlanır. Bu kağnı artık sadece bir araç değildir; köyün, adaletsizliğin ve insanın çaresizliğinin simgesi hâline gelir. İnsanlar konuşmaz, çünkü konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilirler. Bu sessizlik, bağırmaktan daha ağır gelir. Sabahattin Ali’nin gücü de burada ortaya çıkar: Karakterlerin çaresizliğini dışarıdan gözlemleyen biri gibi değil, içeriden duyan biri gibi yazar. Her cümle, yaşanmış bir acının yerini bulmuş hali gibidir.
“Bir Skandal” hikâyesi ise küçük bir Anadolu kasabasındaki yarı-münevver çevreyi ve toplumun iki yüzlülüğünü konu alır. Nurullah, kasabanın dar çevresinde bir skandalın ortasında kalır. İnsanların ahlak dediği şeyin çoğu zaman sadece gösterişten ibaret olduğunu, dedikoduların ve toplum baskısının hayatı nasıl biçimlendirdiğini bu hikâye çarpıcı biçimde ortaya koyar. Sabahattin Ali, kasabanın küçük dünyasında bireylerin ne kadar
KağnıSabahattin Ali · İş Bankası Kültür Yayınları · 20205,6bin okunma