Malya'da Bir Paradoks: 1240 Babai İsyanı'nın Bastırılmasında Frank Paralı Askerleri ve Selçuklu Meşruiyet Krizinin Anatomisi Bir Devletin Kendi Eliyle Açtığı Yara Bir devletin, kendi tebaasına karşı yabancı bir kılıcı sahaya sürmesi, salt askeri bir tercih değildir; bu, devletin kendi toplumsal sözleşmesiyle arasındaki bağın ne ölçüde gerildiğinin de bir itirafıdır. 1240 yılında Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovası'nda yaşanan çatışma, tam da bu türden bir itirafın sahnelendiği yerdir. Anadolu Selçuklu Devleti, Baba İlyas ve Baba İshak önderliğindeki büyük Türkmen-derviş hareketini bastırmak için, ordusunun en etkili vurucu gücü olarak zırhlı Frank paralı askerlerini öne çıkarmıştır. Bu makalenin amacı, sayısal olarak küçük bir askeri unsurun —birkaç yüz ya da bin kişilik bir Frank süvari gücünün— nasıl olup da 13. yüzyıl Anadolu'sunun toplumsal hafızasında bu denli ağır bir iz bıraktığını, dönemin kaynakları ve modern araştırmalar ışığında incelemektir. İddia şudur: Malya Ovası'ndaki bu askeri detay, Selçuklu'nun kendi toplumsal tabanıyla ilişkisinde yaşanan derin bir kopuşun en görünür semptomudur ve bu semptom, sonraki yüzyıllarda Anadolu'nun siyasi-dini hafızasını şekillendiren bir referans noktasına dönüşmüştür. Olayın Anatomisi: Kaynaklar Ne Diyor? Babai İsyanı'nı birinci elden anlatan dört temel kaynak bulunmaktadır: Selçuklu sarayına hizmet eden İbn Bîbî (el-Evâmirü'l-Alâiyye), Süryani tarihçi Bar Hebraeus (Ebü'l-Ferec), vak'anüvis Sibt İbnü'l-Cevzî ve isyanın bastırılmasına bizzat katılan Frank birlikleriyle Anadolu'ya gelen Dominiken misyoner Simon de Saint Quentin. Bu dördüncü kaynak özellikle dikkat çekicidir: Simon, olaydan altı yıl sonra Anadolu'ya geldiğinde, hem isyanı bastıran Frank askerleriyle hem de Türkmenler ve yerli Hristiyanlarla görüşerek
Tarih
"Bazen ne yapsan olmaz, vade dolmuştur..."
Reklam
Vaktin sarrafı olmaya bak...
Zamanın ruhunu, fıtratın ritmini anlatan bir ölçü, mevzunun mukaddimesi olsun: Demiri tavında dövmek gerek, tohumu vaktinde ekmek gerek...hasadı da sabırla beklemek gerek... Her şeyin bir "an"ı, her emeğin vuku bulacağı bir "vade"si vardır. Ne demiri soğutmaya gelir, ne tohumu kışın ayazında toprağa vermeye... Geciken müdahale de, aceleye getirilmiş eylem de bereketi kaçırır. Bilgelik, o doğru zamanı sezebilmekte ve o an geldiğinde tereddüt etmeden, kararlılıkla dövebilmekte ya da ekebilmektedir. Zamanın ve mekânın dar kalıpları arasında sıkışıp kalan insanoğlu için en büyük yanılgı, her şeye muktedir olduğunu sanmasıdır. Oysa kâinat, kendi ritmi ve nizamı üzere akar. Bu nizamı fark edenler huzura erer, ona karşı direnenler ise beyhude bir yorgunlukla kendini tüketir. Ey insan; eğer hayat yolunda adımların bereketli, kelâmın kalıcı, amelin hayırlı olsun istersen, şu nasihatleri zihninin ve kalbinin bir köşesine nakşet: Vaktin kıymetini bil, demiri tavında döv... Fırsat dediğin, rüzgâr gibi esip geçen bir esintidir; tutamazsın, ama o estiği an yelkenini açmayı bilmelisiniz. Geciktirme, demir soğuduktan sonra vurulan her çekiç darbesi, örse de çekice de zulümdür. Zamanı geçmiş bir söz, vadesi dolmuş bir hamle, sahibine yalnızca ağırlık yapar. Acele etme, henüz kor haline gelmemiş, ateşin terbiyesinden geçmemiş demire şekil vermeye çalışmak da hamlıktır. Unutma ki, ham demir kırılır, tavındaki demir bükülür. Fıtrata ve sebebe tevessül et de, tohumu vaktinde ek... Her niyet bir tohum, her zemin bir topraktır. Tohumun kalitesi kadar, toprağın kıvamı ve mevsimin selameti de mühimdir. Zemini tanı, çorak toprağa tohum saçmak, emeği ziyan etmektir. Sözünü, halden anlayana söyle; fikrini, yeşereceği zihinlere emanet et. Liyakat ve ehliyet olmayan yerde ne tohum başak
OLUR MUSUN YAR
Bir gün çöllere düşsem senin için benim için Leyla' m olur musun yar Ferhat olup dağlar delsem uğruna beni bekleyen Şirin'im olur musun yar Karacaoğlan beni seven siyah saçlı beyaz tenli Suna'm olur musun yar Bu cana can gerek deseler benim canım cananım olur musun yar Ben at üstünde elimde yalın kılıç Fatih,Sen, fethedilecek İstanbul'um olur musun yar Ben seni uzaktan seyreden aşığın sana ulaşmak istediğim Kızkulesi'm olur musun yar Ben Garip bir Orhan Veli olsam, gözlerim kapalı dinlerken yanımda tek dostum olur musun yar Ecel gele vade ere bir gün arkamdan ağlayıp bir dua edenim olur musun yar KK
Aynalar Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; İste yakalandık, kelepçelendik! Çıktınız umulmaz anda karsıma, Başımın tokmağı indi başıma. Suratımda her suç bir ayrı imza, Benmişim kendime en büyük ceza! Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme! Acı, hapsettiğin sefil gölgeme! Nur topu günlerin kanına girdim. Kutsi emaneti yedim, bitirdim. Doğmaz güneşlere bağlandı vade; Dişlerinde, köpek nefsin, irade. Günah, gunah, hasad yerinde demet; Merhamet, sucumdan aşkın merhamet! Olur mu, dünyaya indirsem kepenk: Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk? Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan; Beni beklemeyin, o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti. //Necip Fazıl Kısakürek
Mülkiyet güvencesi ve hukuki öngörülebilirlik yoksa, ekonomik ufuk daralır. Her siyasi değişimde oyunun kurallarının sil baştan yazıldığı, gücün el değiştirmesiyle birlikte sermayenin de zorla veya rızaen el değiştirdiği bir iklimde, rasyonel hiçbir aktör kalıcı değer üretemez. Bu "rövanşizm ve sermaye transferi" sarmalı, ülkeyi yapısal olarak bir kısırdöngüye hapsediyor. Ekonomik kalkınmayı sağlayan derin teknoloji, yarı iletken sanayii, ağır altyapı veya temel bilim AR-GE yatırımlarının geri dönüş süresi (ROI) genellikle 10 ila 20 yıl arasındadır. Bir ülkede mülkiyet hakları iktidarın ömrüne veya siyasi yakınlık derecesine endeksliyse, yatırımcının ufku bir sonraki seçime (en fazla 4-5 yıla) kadar daralır. Kimse geleceğini göremediği bir ülkede toprağa gömülü, taşınamaz büyük fabrikalar kurmak istemez. Vade kısaldıkça, yatırımların niteliği de zorunlu olarak sığlaşır. Sermaye transferi tehdidinin olduğu bir ekosistemde, hem yerli hem de yabancı sermaye likiditesi (akışkanlığı) en yüksek alanlara sığınır. Neden İnşaat ve Ticaret? Ağır sanayi makinesini, çip fabrikasını veya hassas laboratuvar altyapısını kriz anında bir gecede söküp başka ülkeye taşıyamazsınız; bunlar "batık maliyet" (sunk cost) oluşturur. Ancak parayı betona, ranta, hisse senetlerine, kısa vadeli arbitraja veya döviz bazlı enstrümanlara yatırdığınızda, siyasi risk belirdiği an tek bir tıkla sermayeyi ülkeden çıkarabilirsiniz. Sonuç olarak sermaye, kalıcı katma değer üretecek alanlara akmak yerine, kendini güvenceye alacağı "vur-kaç" alanlarında spekülatif kârlar kovalamaya başlar. Ekonomide güven, sözlerin ve sözleşmelerin gelecekte de geçerli olacağını bilmektir. Mahkemelerin siyasi otoriteden tamamen bağımsız olması, devletin kendi koyduğu kurallara ve yaptığı sözleşmelere gelecekte de (iktidar
1000Kitap
Reklam
Reklam