Muharrem Ayı Mübarek Olsun
Bu defa Hz. Hasan ve Hz Hüseyin Efendilerimi şiirlerle yad etmeyi diledim. Her ne kadar Salih Suruç hocamın eseri kadar ağlatmasa da gönlümde hüzün bırakan bir eser oldu . Şiir YÂ RESÛLALLAH Senin nûrun gönüllere, Ciladır yâ Resûlallah. İsmin âşık bülbüllere, Salâdır yâ Resûlallah... İnci dizer gözüm yaşı, Medyum gönlüm sana karşı, Senin makamın ki arşı, Alâdır yâ Resûlallah... Mutlu olur seni seven, Her sevgiye lâyıksın sen. Senin ahlâkını öven, Hudâ'dır yâ Resûlallah... Senden başka kimin kimsen, Yoktur, yetiş, bitsin çilem, Senin aşkın bana her dem, Şifâdır yâ Resûlallah... Kim canım vermez sana? Âşıklar aşkınla yana, Miskin Necati yoluna, Fedadır yâ Resûlallah... 🌹 Şiir
Bir Gün Ki - Edip Cansever
Belirsiz olan ne? Ölülerden Boşalan yeri doldurur doğa Yansır beyaz hayvan kemikleri, taşıllar Yok oluşun içinde İri bir yengecin sırtı arasıra. Ben ki yengeçleri bilirim daha çok. Birini Yıllar var unutamadım Dönüp duruyordu bir taşın etrafında Sanki bir hırçınlıktan damıtılmış ya da bir sıkıntıdan Ve geçer gibiydi tekrar bir başka sıkıntıya Gömüldü kumlara iyice, şöyle bakındı Gördüm kendi büyüsüyle keserken kıskacını O gün bugündür anladım ağrıyı, taşıdım da. Büyüdür ölüm, külrengi harcıdır sonsuzluğun Bir vahşet gibi yaratılır orda umut Gerer kayalar kaburgalarını Katırtırnakları arasında Arabalar biter, atlar birikir Bir tanrı gelir belli belirsiz, ne kadarlık bir tanrıysa Büyüdür çünkü ölüm Külrengi harcıdır sonsuzluğun. Gerçi kurnazdır doğa, alımlıdır da Her gün biraz olsun geri verir aldıklarını Sızar kentlere, evlere, dölyataklarına Bir gün ki ölü bulmuştum kendimi, korkmuştum Öyle bir yok olma saatinde, bir kuytuda Sanırım boynumdaki bu yara izi ondan
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Halil İbrahim Özcan'dan Sarsıcı Bir Şiir: "Denge"
Denge bizlerden dışarı gidemiyor vahşet kan-tetik ilişkisi: İntikam ne canlar saklar âh umulmadık efkâr meydanlarda kovulan replikler arka sokak resmi tarihle işgüzarlık eskiyen suretlerde ey nöbetçi: geceyi tutanağa geçir eskidik biz linçlerle tazelenir zifiri karanlık unuttun mu çılgın çocuk, kalıcıdır bu hile şarkta deliler kalemlerini koltuklarında saklarlar Halil İbrahim Özcan
Şair Filozof Doktor MBC ile Şiir Dolu Günler
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -VI-
Efendim, serinin ilk yazısından beri şunun iddiasındayız, hatırlayarak devam edelim: Nereden kafalarına estiği belli olmayan bazı yorumcuların iddia ettiği şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin, Muaviye radyallahu anha dair bir "rezervi veya "acabası" yoktur. Risale-i Nur'da hiçbir bölüm bize böyle bir şey söylememektedir. Aksine, külliyata bakıldığında, mürşidimin Hz. Muaviye'ye bakışının diğer Sahabîlerden ayrılmadığı görülecektir. Kendisinin Sünnî bir âlim olduğu anımsanırsa zâten bundan başka bir duruşa sahip olmayacağı da kolaylıkla kabullenilecektir. Kabullenemeyenler, metinlerinde böyle bir muhalefet gördükleri için değil, hevâlarına sığdıramadıkları için kabullenememektedirler. (Yuh olsun onların nefislerine!) Evet. İşte bu yazıda da "itirazlara dayanak kılınmaya çalışılan" bir metni "ne kadar buna elverdiği yönüyle" analiz edeceğiz. Metnimiz Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nden. Aleyhissalâtuvesselâmın ihbar-ı gayb mucizelerinden birisine delil olmak üzere mürşidim iki hadis sevkediyor orada. Meâllerini alıntılayalım: "Hilâfet, benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." (Müsned, 5:220, 221.) "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak." (Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.) Şimdi, bu metinlere hiçbir önyargımız olmadan baktığımızda, buradan Muaviye radyallahu anha dair bir "karalama" malzemesi çıkarılabilir mi? el-Cevap: **Doğrusu ben böyle bir şey göremiyorum. Görenin de nasıl görebildiğini anlayamıyorum. Çünkü devamı şöyle geliyor: "(...) deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline
Hazreti Muaviye
Sancılar
​Medeni bir maskenin ardına gizlenmiş açgözlü, korkak ölümlüleriz hepimiz. İsteğimiz dışında fırlatıldığımız bu dünyada, ölümlü bedenlere hapsedildik. Bir lütuf gibi pazarlanan bu hayat, aslında dönüp duran boş çarklardan ibaret. Zihin ise insana verilmiş en büyük kötülük; sonu bilmenin ağır işkencesi. Yukarıdakinin elinde birer oyuncak gibi, anlık zevklerle avutuyoruz kendimizi. Oysa gerçek çıplak: Her geçen gün artan vahşet ve toplumun çürüyen ruhu. Bir odanın karanlığında, kirlenmiş dünyayı izleyen bir böcek gibi yalnızız. Sürekli pedal çeviriyoruz bu yolda, yorularak ama hiçbir yere varmadan. Sevdiğimiz her şey eninde sonunda yok olacak ve biz bunu bile bile yaşıyoruz. İşte bu bitmeyen döngü, bilincin laneti ve varoluşun en derin sancısıdır.
Edebiyat
Yaşam, Hayat; Lütuf mu? Lanet mi?
İnsanlığın en büyük dramı ölümdür. Çünkü biliyoruz ki eninde sonunda yaşanacak olan son bu ölüm. İnsanların nasıl bu kadar mutlu ve umursamaz olduğunu anlamıyorum. Ölüm bize çok yakın. Savaşlar, suçlular, ülke içi sorunlar, ruh sağlığı bozuk toplum, her geçen zaman artan vahşet; bunlar acı verici gerçekler. İnsanlar hayatın, yaşamın bir lütuf olduğunu savunuyor ama en azından benim için bir lanet. Sen bana katılmayabilirsin ama benim için böyle çünkü bana göre kötülük ağır basıyor ve sadece bu da değil, eninde sonunda bitecek olma- sı bile bir lanet. Hayat senin gözünde ne kadar toz pembe olursa olsun sevdiğin her şey gidecek, ölecek ve sen bunu bile bile yaşıyorsun. Bu tam anlamıyla lanet. Zihin insana verilmiş en büyük kötülük çünkü her şeyin sonu olduğunu bilmek bir anlam katsa- da bir o kadar da anlamsızlık katıyor.
Edebiyat