Çok uzun zamandır okurken içimi titreten, boğazımı düğümleyen ve gözlerimi nemlendiren bir hikaye olmamıştı. Bazı küçük anlar olmuştu elbet ama bu denli yoğun hissetmek , hikayenin, kelimelerin içine girmek ve hikayenin peşine düşen anlatıcının dediği gibi tüm olup bitende , her anda gölge olarak yer alıyor olmak bayadır deneyimlediğim bir şey değildi. "Ne yani, şimdi sen beni görüyor musun ?" diyebilmek gerekti.
Büyükannesini hiç görmemiş, büyükbabasına dair hatıraları çocukluktan kalma birkaç anı olan anlatıcı Tebrizli dedesi Settarhan ile Trabzonlu ninesi Zehra nasıl oldu da bir araya geldi ve dedesinin , baba ocağına gönderdiği mektupları niye cevapsız kaldı , diye Taht-ı Süleyman'a doğru yola koyuluyor elinde birkaç fotoğrafla. Çıktığı bu yolculukta bir gölge oluyor ve başka anların, başka mekanların, başka hikayelerin ve nihayetinde tüm anların tek bir an olduğunun tanığı oluyor. Gönül yaraları, hasret rüzgarları, Balkan seferberliği , muhacirlik , Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-Bakü-İstanbul hattında geçen ve Birinci Dünya Savaşı'na uzanan bir öykü.