Sanki yüreğim kan yerine öd yapmaya başlamış gibi bir acılık tırmanıyor boğazıma; damağımda ekşi bir tat bırakarak gene göğsüme iniyor, kokusuyla dilimi ıslatıp, bir kovuğunki gibi kederli ve kötü havasıyla içimi kurutuyor.
Öğlunun ölümüne de ağlamadı; yüreği, yavrusunun yıkımına akıtacak birkaç damla gözyaşı bile bulamayacak kadar taşlaşmış bir kadının içi nasıl da kupkuru olmalı.
Mahir Ünsal Eriş’in kalemi taşra kokusu, çocukluk anılarının puslu sarılığı, erkeklik hâllerinin kırılgan ama suskun tarafı… Hikâyelerde hep bir “geç kalmışlık” duygusu var. Sanki herkes bir şeyleri kaçırmış; büyümeyi, sevilmeyi, cesur olmayı. Bu atmosfer yazarın en güçlü yanı.
Ama tam da burada bir mesafe oluşuyor. Öyküler duygu yüklü fakat yer yer fazla benzer tonda ilerliyor. Aynı melankoli, aynı burukluk, aynı içe kapanıklık… Bir noktadan sonra etki azalıyor. Okur olarak sarsılmayı bekliyorsun ama çoğu hikâye “iyi yazılmış bir hatıra” kıvamında kalıyor; kalbe çarpıp yankı yapmıyor.
Karakterler gerçekçi, evet. Ama bazıları derinleşmeden geçip gidiyor. Özellikle erkek karakterlerin iç dünyası çoğu zaman ima düzeyinde kalıyor. Belki de yazarın bilinçli tercihi bu; çünkü o suskunluk zaten anlatının özü. Yine de okur olarak biraz daha açılmalarını isterdim.
Bu kitap daha çok bir yaz akşamı gibi: sıcak, biraz hüzünlü, ama ertesi gün çok da aklında kalmayan.
SarıyazMahir Ünsal Eriş