Onu, Amsterdam’daki müzede huzurla keşfettim. Bir ismin çok ötesinde, renklere ve çüzgilere hükmetmeye çalışan, kırılgan ruhlu ressam. Ressam kimliğine bile 30’lu yaşlarında yeni yeni kavuşan biri üstelik.. Kendini ‘deli dahi’ olarak adlandırsa da, ruhsal bozukluğuyla hep uğraşmış, çözmeye çalışmış. Bunu en çok da kardeşine yazarak atlatabilmiş belki de. 27 Temmuz 1890’da kendini vurduğunda bile üzerinden Theo’ya ait son mektup çıkıyor sadece . Ölmüş bir ressam olmak, fikrinden bahsediyor son kez..
Her mektubunda İncil’den alıntılar var. Tanrı inancına vurgu yapıp, güçlü oluşunu da buna bağlıyor. Çok şükrediyor, çok güzel teslim oluyor.. böyle inançlı bir adamı intihara sürükleyen yolu merak ederek okudum tüm mektupları.
Kardeşi Theo ondan sadece 2 yaş küçük. Bu sebeple belki de çok güzel dertleşiyor ona çok yakın hissediyor kendini. Kardeşi ona sürekli malzeme ve para gönderiyor, tablo satışlarına destek oluyor, ziyaretine gidiyor ancak içindeki boşluk yutuyor Vincent’ı.
Ondan geriye kalan tablolar satılmıyor, 6 ay içinde Theo da kederinden ölünce eşi Jo koruyor tüm tabloları ve sonra da amcasının adını taşıyan Vincent Willem devralıyor bu aile yadigarlarını. Sergiler, müzeler derken.. onlara bir ev inşa etmek gerekiyor ve 1973’te 83 yıl korunan tablolar Van Gogh Müzesi’ne kavuşabiliyor..