Bibliyografik varoluşun anlamı
Bibliyografik varoluş, kitabın yalnızca yazarın elinde ya da satış platformlarında bulunması değil; kurumlar tarafından tanınabilir bir nesneye dönüşmesidir. Bu varoluşun birkaç katmanı vardır: İlk katman, kitabın temel kimliğidir: başlık, yazar, ISBN, yayıncı, yıl, sayfa sayısı. İkinci katman, uluslararası bibliyografik ağlardır: WorldCat/OCLC gibi sistemlerde izlenebilir olmak, kitabı tekil bir yayın olmaktan çıkarıp küresel katalog yapısına dahil eder. Üçüncü katman, kütüphane kabulü ve koleksiyon değerlendirmesidir: Kitap artık yalnızca yazarın önerdiği bir eser değil, kurumun kendi süreci içinde ele aldığı bir materyaldir. Dördüncü katman, katalog ve raf görünürlüğüdür: Eserin bilgi sisteminde yer alması, okuyucuya ulaşabilir hale gelmesi ve kurumsal hafızaya girmesi bu aşamada gerçekleşir. Bu katmanlar tamamlandıkça bir kitap yalnızca “basılmış” olmaz; bibliyografik olarak var olur.
Mektubun Var
Mektuplu yıllar, mazinin tozlu raflarında kaldı artık. O yıllar çok daha güzel, anlamlı ve bir o kadar da özeldi. Evet, zorluklar vardı; imkânlar kısıtlıydı, ulaşım zordu. Elbette her devrin kendine has zorlukları da kolaylıkları da vardır. Konumuz bu değil; mektuplu yıllara bir yolculuk yapmak istiyorum. ​Mektup yazmak, sadece kelimeleri bir araya getirmekten ibaret değildi; kalbî duyguların, düşüncelerin ve özlemlerin kağıda dökülmesiydi. Elle yazmak bir emek ve özveri gerektiriyordu; kalem mübarekti çünkü. Duyguları ifade etmenin en zarif aracıydı. Dolma kalemle yazmak, yazının ruhunu besleyen bir özenin göstergesiydi. Bu, mektuba ve yazıya kalben önem vermekti.​ Mektupların içinde zarafet vardı; çiçek desenli mektup kâğıtları, her biri farklı bir hikâyeye ev sahipliği yapardı. Öyle ki güzel kokulu mektup kağıtları bile vardı. Kokulu mektup kağıtlarını seçmek, mektup gönderdiğimiz kişiyi ne kadar sevdiğimizi ve önemsediğimizi gösterirdi. Mektupların üzerine yapıştırılan pullar da o anın değerini artıran önemli detaylardı. Posta pulları belki de yıllarca arşivde saklanırdı; çünkü her bir pul, uzak bir yerden gelen bir özlemin ifadesini simgeliyordu. Özenle seçilmiş zarflar ise mektupta yazılan duyguların ne kadar kıymetli olduğunu gösterirdi. ​Mektubu postaya vermek için sarf edilen zaman ve emek, sadece bir zarfın kapatılması ve bir kutuya atılmasıyla sınırlı değildi. O zarf, kalbî duygularınızı sevdiğinize ulaştıracak bir köprüydü. Sonrasında günlerce gelecek cevabı beklemek; bir o kadar da heyecan dolu bir süreçti. Her an, o mektubun alıcısının eline geçmesini ve duygularınızın karşılık bulmasını hayal etmekle geçerdi. Her gün, bir umut ve merakla doluydu. ​Zamanla gelişen teknolojiyle birlikte her şey hızlandı. Dijital çağın hızı, mektupların getirdiği
Reklam
İman arttıkça insanın zühdü yakini sabrı fazileti sebatı havfı recası vesaire terakkiyat-ı maneviyesinin halleri fiilleri inkişaf etmez ise sıkıntı vardır.
Kalbiyle Söyleşen Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız. Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları Konuşurlar İsterler Susarlar Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi Ev meslek iş para geçim diyerek Düşünün şimdi bir de Şehirlerde kasaba ve köylerde Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu A. Cahit Zarifoğlu Cahit Zarifoğlu
Şiir
"ما لا ينال بالأسباب يدرك بالدعاء بين ما ترجوه وما تستحيله أمر الله..." "Sebeplerle ulaşılamayan şeylere dua ile ulaşılır. Umduğun ve imkansız gördüğün şeyler arasında Allah'ın emri vardır..."
Bir anneyi içten içe yoran evlatların 7 davranışı 1. Ses tonunu yükseltmek. Belli yaşa gelmiş bir evladın hâlâ annesine sert konuşması… tartışma değildir, kalbe dokunan bir kırılmadır. Çünkü çoğu zaman altında şu görünmez çekirdek inanç vardır: “Güçlü olmak için sesimi yükseltmeliyim.” 2. “Sen anlamazsın” demek. Hayatı senden önce yaşamış bir kadına bunu söylemek… sadece cümle değil, değerini yok saymaktır. Arka planda ise şu inanç çalışır: “Benden önce gelenlerin bilgisi değersizdir.” 3. Aramamak, sormamak. Günlerce, haftalarca aramamak… annenin içinde sessiz bir boşluk büyütür. Çünkü fark edilmeden şu inanç yerleşmiştir: “Sevgi, gösterilmeden de anlaşılır.” 4. Yaptıklarını sıradan görmek. Yıllarca yaptığı fedakârlıkları “zaten göreviydi” gibi görmek… en ağır haksızlıklardan biridir. Bunun kökünde genelde şu vardır: “Emek zaten verilmek zorundadır.” 5. Küçümseyen bakış ve sözler. Bazen bir bakış, bir kelimeden daha çok incitir… özellikle evladından geliyorsa. Çünkü içten içe şu inanç beslenir: “Değer, başkalarını küçültünce artar.” 6. Sorumluluk almamak, hâlâ yük olmak. Bir yaşa gelmiş bir evladın hâlâ annesine yük olması… onu sadece yormaz, içten içe tüketir. Bunun altında çoğu zaman şu inanç vardır: “Biri benim yerime taşır.” 7. Varlığını sıradanlaştırmak. Onu hep var olacak sanmak… değerini ancak yokluğunda anlamak… işte bu, bir anneyi en çok inciten şeydir. Çünkü zihin sessizce şuna inanır: “Sevdiğim insanlar hep benimle kalır.” Ve çoğu zaman konu davranış değil… o davranışı doğuran, fark edilmeden içimizde büyüyen çekirdek inançlardır.
Reklam
Reklam