Felsefe tarihi, fildişi kulelerindeki steril teorilerin değil; insan olmanın en büyük çelişkilerini, takıntılarını ve intihallerini barındıran yaşayan bir trajikomedidir. Sermaye düşmanlığı yaparken borsada batan Marx, rasyonel evren tasarlayıp evinde sinek avlayan örümcekleri izleyen Spinoza, kahvenin zehir olduğuna inanıp yatağına üç kat sarınarak yatan Kant, çocuk eğitimi üzerine çığır açan kitaplar yazıp kendi beş çocuğunu da yetimhaneye bırakan Rousseau ve nihayet ahlak ütopyalarından ömrünün sonunda baskıcı yasalara sığınan Platon, bize tek bir gerçeği fısıldar: Düşüncenin büyüklüğü, düşünenin kusursuzluğundan gelmez. Onlar, inşa ettikleri muazzam fikir saraylarının altına kendi insani gölgelerini bırakmışlardır. Ancak felsefenin asıl dehlizi, bu bireysel eksantrikliklerden ziyade, fikirlerin kendi aralarındaki o bağımsız, ödünç alınan ve çarpıtılan sirkat hikayesidir. Nitekim Descartes’ın modern dünyayı kuran "Düşünüyorum, öyleyse varım" şüpheciliği bile gökten zembille inmemiş; yüzyıllar önce Aziz Augustinus’un "Eğer yanılıyorsam, varım" itirafında çoktan filizlenmiştir. Neticede felsefe; kusursuz azizlerin değil, dünyayı anlamaya çalışırken birbirinin omzuna basan —ve bazen de cebinden çalan— o fazlasıyla insani dehaların elinden çıkma ortak bir mirastır.