Insan, acısıyla tek başına kalmayı ve kaçma isteğinin üstesinden nasıl geleceğini öğrendiğinde, öğrenecek çok az şey kalmıştır. Irvin D. Yalom, Varoluşçu Psikoterapi
yine bir gece anılarla sarhoş olmak varken varoluşçu psikolojik danışma literatürü gelişsin diye makale yazıyoruz 🥀
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
ı’ll see you in my dreams (2015)
“Nasıl olsa sonunda öleceksek neden insanlara bağlanıyoruz?" Varoluşçu psikolojide bu, ölüm kaygısının insan ilişkilerini nasıl etkilediğine dair temel bir sorudur. Sevgi aynı zamanda kaybetme ihtimalini de beraberinde getirir; bu yüzden bazı insanlar hiç bağ kurmamayı seçer. Film ise bunun da bir bedeli olduğunu gösterir: yalnızlık.
Film
bulantı // jean-paul sartre kitabı türkçeye en yakın okunuşu: (bkz: jan pol sartr) bulantı, jean-paul sartre'ın varoluşçu düşüncesinin en önemli edebî eserlerinden biridir. romanın temel meselesi şudur: - insan dünyaya herhangi bir amaç ya da anlamla gelmez. - evrenin ve nesnelerin arkasında önceden belirlenmiş bir anlam yoktur. - insan bu anlamsızlıkla yüzleştiğinde derin bir yabancılaşma ve “bulantı” hisseder. romanın kahramanı antoine roquentin, gündelik nesnelere (bir taş, ağaç kökü, masa vb.) baktıkça onların sadece “orada” olduklarını fark eder. bu farkındalık onu rahatsız eder; çünkü insanların yüklediği tüm anlamların aslında sonradan yaratılmış olduğunu görür. işte “bulantı” denen duygu da bu varoluşsal sarsıntıdır. kısaca: insan önce var olur, sonra kendini yaratır. sartre'a göre tanrı'nın ya da değişmez bir insan doğasının yokluğunda, insan özgürdür; fakat bu özgürlük aynı zamanda ağır bir sorumluluk getirir. roman, bu özgürlüğün ve anlamsızlık hissinin insanda yarattığı sıkıntıyı anlatır. romanın en meşhur fikirlerinden biri şudur: “varlık vardır; neden olduğu belli değildir, ama vardır.” bu yüzden bulantı, sadece bir roman değil, aynı zamanda varoluşçuluğun edebî bir manifestosu olarak da görülür. en sevdiğim cümlesi belkide ; saat üç. bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya çok erkendir.
İNSAN: ŞUURLU VARLIK...
(...) İBDA’ya göre insan, sadece “yaşayan bir organizma” değil, kendisine verilmiş bir hakikati zaman içinde gerçekleştirmek zorunda olan ruhî-ahlâkî varlıktır. İnsanın özü, gerçekleşmiş hâliyle hazır bir nesne gibi önünde durmaz; “imkân” hâlindedir, sır hâlindedir, kader hâlindedir. Bu noktada “varoluş özden önce gelir” gibi varoluşçu bir cümleyle İBDA arasında benzerlik var gibi görünür; fakat İBDA’da insan keyfiyeti, gerçekleşmeden önce imkân hâlinde vardır. Mirzabeyoğlu, insan keyfiyetinin oluşta gerçekleşmelerle ortaya çıkan bir imkân ifade ettiğini, çünkü her şeyin gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle bulunduğunu belirtir. Yâni insan kendi özünü yoktan kurmaz; kendinde sır olarak bulunan imkânı, hürriyet ve mesuliyet içinde gerçekleştirir. Kısaca, şuurlu varlık olarak seçim yapma zorunluluğu içinde geleceğe dönük tasarılarla beliren insan varoluşu, her fertte gerçekleşmeden önce imkân halinde mevcut olan kendi özünü bilme ve gerçekleştirme çabası olarak özetlenir. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -İbda’da İnsanî Hakikat-III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
ruh sağlığı çalışanlarının insanları tedavi ettiğine sizi ne inandırdı kırmızı oda tarzı diziler mi bizim sihirli değneğimiz yok anlayın artık benim gibi varoluşçu yaklaşımı benimsemeyi düşünenlere hele tedavi falan demeyin aşırı komik oluyor