8/10
·339 syf.··
Beğendi
·
2026 48. kitabı
·
36 günde okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2026 00:00
Esirgeyen Gökyüzü, insanın kendi içindeki boşluktan ve anlamsızlıktan kaçmak için çıktığı yolculukta, doğanın ve evrenin mutlak kayıtsızlığı karşısında nasıl un ufak olduğunu anlatan karanlık bir varoluşçu romandır. Kitabin anlatımı betimlemeleri cok guzel olsada kitaba ayak uydurmakta onu hissetmekte o kadar zorlandim ki bu okuma zamanimi epey uzatti. Port ve Kit arasindaki o iletisimsizligin kopuşun hep duzelecegini bekleyerek okudum. Çölün zorluklarinin onlari birbirine kenetleyecegini aralarindaki uzaklasmanin son bulacagini mutlu bir sonla kitabi bitirecegimi dusunurken sayfalari çevirdikce daha ağır melankolik bir anlatimla ağır bir dramla karşılaştım bu kadar da olmaz dedigim satirlar cok oldu. Sonlarda ise Kit'in hafızasıni ve benligini kaybettiği, psikolojik bir çöküşe sureklendigi sayfalar o kadar akiciydi ki kitabın başlarındaki ve ortalarindaki anlatımdan daha hizli gecti sayfalar... Hep bir çıkış beklemistim Kit için ama bu kadar zorlu olacagini dusunmemistim... Sonuç olarak guzel bir kitap guzel bir anlatim. Keyifli okumalar
Esirgeyen GökyüzüPaul Bowles · Ayrıntı Yayınları · 19986 okunma
Kalbi kırarak, ama estetik bir hazla.
9/10
·240 syf.··
2026 19. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 00:00
Bazı kitaplar sizi bir hikâyeyle, bazıları bir atmosferle yakalar. Günlerin Köpüğü ikincisinden: daha ilk sayfalarda Vian'ın kurduğu o tuhaf, parlak, müzikle dolu dünyaya adım atıyorsunuz ve kitap bittiğinde o dünyanın yavaş yavaş üstünüze çöktüğünü fark ediyorsunuz. Vian önsözünde her şeyin önemsiz olduğunu, gerçekten önemli olan iki şeyin "her şekliyle aşk ve Duke Ellington'ın müziği" olduğunu söyler. Roman da tam olarak bunun üzerine kurulu. Varlıklı, kaygısız ve nazik bir genç olan Colin'in dünyasıyla tanışıyoruz önce: bir tuşuna basınca kokteyl hazırlayan piyanosu (pianocktail), her yemeği bir şölene çeviren aşçısı Nicolas, dostu Chick ile felsefe üzerine sohbetleri. Burada her şey ışıltılı, oyuncaklı, neredeyse çocuksu bir mutlulukla parlıyor. Sonra Colin, Chloé'ye âşık oluyor ve hayat bir süreliğine kusursuz bir melodiye dönüşüyor. Ama Vian'ın asıl ustalığı, bu mutluluğu sadece anlatmakla kalmayıp dünyayı duygulara göre fiziksel olarak değiştirmesinde. Bu kitabın en çarpıcı yanı bu sanırım. Colin ve Chloé mutluyken odalar genişliyor, güneş içeri doluyor, eşyalar canlanıyor. Chloé hastalanınca —ciğerinde bir nilüfer büyümeye başlıyor, evet, tam anlamıyla bir su çiçeği— evin duvarları büzülmeye, tavan alçalmaya, renkler solmaya başlıyor. Sürrealizm burada bir süs değil, doğrudan anlatının kalbi: iç dünya dışarıya sızıyor, keder mimariye, ışığa, nesnelere işliyor. Hastalık ilerledikçe Colin'in serveti de eriyor. Chloé'yi iyileştirmek için her gün etrafını çiçeklerle donatmak zorunda (çünkü nilüfer ancak çiçeklerden korkar), ve para bitince Colin ilk kez çalışmak zorunda kalıyor. Vian'ın işe, emeğe, bürokrasiye dair acı alaycılığı tam burada devreye giriyor. Çalışmak insanı tüketen, anlamsız, bedeni ezen bir şey olarak resmediliyor. Mutluluğun ve aşkın bir ekonomisi
Edebiyat
Günlerin KöpüğüBoris Vian · E Yayınları · 20242,226 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Karanlık, Anlamın İlk Halidir
8/10
·88 syf.·
2026 182. kitabı
Geçen gece deniz kenarında oturuyordum. Hava sakindi. Ayın ışığı denizin üzerine düşüyor, dalgaların hareketiyle birlikte parçalanıp yeniden birleşiyordu. Uzun süre gözümü o ışıklardan alamadım. Bir süre sonra nedensizce aklıma yıllar önce fotoğraflarını gördüğüm Nasır el-Mülk Camii geldi. O meşhur renkli pencereler, güneş ışığını yüzlerce parçaya ayıran vitraylar birden zihnimde canlandı. Deniz üzerindeki ay ışığıyla o pencereler arasında görünmez bir bağ kurmuştum sanki. Ardından Kör Baykuş düştü aklıma. Çünkü Sadık Hidayet’in romanında da gerçeklik tek bir yüzle karşımıza çıkmıyordu. Her şey kırılmış bir camın parçaları gibi dağılıyor, her parça başka bir görüntü gösteriyordu. O gece denizin kıyısında otururken kendimi bir anda Şiraz’daki o caminin içinde hayal etmeye başladım. Zihnimde pencerelerin önüne geçtim, renklerin arasına oturdum ve Kör Baykuş üzerine konuşmak için Ravi, Münzevi ve Hiç’i çağırdım. Kör Baykuş, adı bilinmeyen bir anlatıcının iç dünyası etrafında kurulur. Olay örgüsünden çok, zihinsel çözülme anlatılır. Anlatıcı dış dünyayı yaşarken aynı anda kendi iç dünyasının içinde kaybolur. Gerçek ile hayal arasındaki sınır giderek silinir. Romanın temel gerilimi burada oluşur, dışarıda ne olduğu değil, içeride neyin gerçek kabul edildiği. Bu romanın merkezinde ne var? diye sorduğumda Ravi kısa bir cevap verdi “İnsanın kendine kapanması.” Münzevi bunu genişletti “Bu kapanma bir seçim değil, varoluşun kendisi. Anlatıcı dış dünyadan değil, kendi zihninden kopamıyor.” Hiç ise daha keskin bir yerden yaklaştı “O zaman hikaye diye bir şey yok mu?” Kör Baykuş’un en önemli özelliği burada ortaya çıkar. Geleneksel anlamda net bir olay zinciri sunmaz. Bunun yerine parçalı bir bilinç akışı kurar. Okur, olayları değil, olayların zihinde bıraktığı kırılmayı
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,7bin okunma
Puan vermedi·228 syf.··
2026 75. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 00:59
Vladimir Nabokov’un Rusça döneminin en parlak, en hüzünlü ve geometrik şaheseri olan Lujin Savunması, 1930; deha ile cinnet, zihnin kurguladığı soyut dünya ile hayatın acımasız gerçekliği arasındaki o ölümcül çatışmayı işleyen kusursuz bir psikolojik romandır. Çocukluğunda bulduğu satranç tahtasında dış dünyanın kaotik kırılganlığından kaçacak bir sığınak bulan Aleksandr İvanoviç Lujin’in hikâyesi; Nabokov’un elinde basit bir takıntı öyküsü olmaktan çıkıp, kaderin kaçınılmaz hamleleriyle örülü varoluşçu bir kapana dönüşür. Lujin için gerçeklik, siyah ve beyaz karelerin üzerindeki matematiksel kombinasyonlardan ibarettir. O, hayatı yaşanacak bir süreç değil, her an bir yerlerden saldıracak görünmez bir rakibe karşı geliştirilmesi gereken mutlak bir "savunma hattı" olarak görür. Nabokov, kahramanının zihnindeki bu klostrofobik daralmayı, satranç terimlerini edebi birer metafor olarak kullanarak ansiklopedik bir titizlikle ve soğuk, şairane bir realizmle dokur. Lujin’in İtalyan büyükusta Turati’ye karşı geliştirmeye çalıştığı o kusursuz, sızdırmaz savunma; aslında deliliğin sinsi adımlarına ve hayatın kontrol edilemez doğasına karşı verilmiş beyhude bir savaştır.
Lujin SavunmasıVladimir Nabokov · İletişim Yayınevi · 2017267 okunma
Puan vermedi
Bulantı, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu düşüncesinin en önemli edebî eserlerinden biridir. Romanın temel meselesi şudur: - İnsan dünyaya herhangi bir amaç ya da anlamla gelmez. - Evrenin ve nesnelerin arkasında önceden belirlenmiş bir anlam yoktur. - İnsan bu anlamsızlıkla yüzleştiğinde derin bir yabancılaşma ve “bulantı” hisseder. Romanın kahramanı Antoine Roquentin, gündelik nesnelere (bir taş, ağaç kökü, masa vb.) baktıkça onların sadece “orada” olduklarını fark eder. Bu farkındalık onu rahatsız eder; çünkü insanların yüklediği tüm anlamların aslında sonradan yaratılmış olduğunu görür. İşte “bulantı” denen duygu da bu varoluşsal sarsıntıdır. Kısaca: İnsan önce var olur, sonra kendini yaratır. Sartre’a göre Tanrı’nın ya da değişmez bir insan doğasının yokluğunda, insan özgürdür; fakat bu özgürlük aynı zamanda ağır bir sorumluluk getirir. Roman, bu özgürlüğün ve anlamsızlık hissinin insanda yarattığı sıkıntıyı anlatır. Romanın en meşhur fikirlerinden biri şudur: “Varlık vardır; neden olduğu belli değildir, ama vardır.” Bu yüzden Bulantı, sadece bir roman değil, aynı zamanda varoluşçuluğun edebî bir manifestosu olarak da görülür. En sevdiğim cümlesi belkide ; saat üç. bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya çok erkendir.
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128,1bin okunma
Siyah Deri Beyaz Maskeler Üzerine
Puan vermedi·280 syf.·
2026 49. kitabı
Siyah Deri Beyaz Maskeler, insanın kendi bedenine yabancılaştırılmasının kitabı. Irkçılığı yalnızca dışarıdan gelen bir aşağılama olarak değil, insanın içine yerleşen, dilini, arzusunu, aynaya bakışını, aşkını ve kendilik duygusunu bozan bir düzen olarak ele alıyor. Bu yüzden metin, sömürgeciliği sadece toprakların işgaliyle açıklamaz; asıl işgalin insanın zihninde, teninde ve sesinde başladığını gösterir. Kitapta dil meselesi merkezi bir yerde duruyor. Zenci ve Dil bölümünde, sömürgeleştirilmiş insanın Beyaz dünyanın diline yaklaşarak kendisini kabul ettirmeye çalışması anlatılır. Dil burada yalnızca konuşma biçimi değil, insan sayılma iznidir. Kendi diliyle konuştuğunda aşağılanan, Beyazın dilini iyi konuştuğunda ise taklitçi görülen insan, daha en baştan çıkışı olmayan bir koridora yerleştirilmiştir. Siyah Kadın-Beyaz Erkek ve Siyah Erkek-Beyaz Kadın bölümleri, aşkın bile sömürge düzeninden bütünüyle bağımsız kalamadığını gösterir. Mayotte Capécia, René Maran ve Jean Veneuse üzerinden kurulan çözümlemelerde arzu, yalnızca kişisel bir duygu olmaktan çıkar; kabul edilme, yükselme, beyazlığa yaklaşma ve eksik bırakılmış benliği onarma isteğiyle birleşir. Bu bakımdan kitap rahatsız edicidir, çünkü en mahrem görünen yerde bile tarihin soğuk elini gösterir. Octave Mannoni ile hesaplaşma ise metnin en önemli damarlarından biridir. “Bağımlılık kompleksi” düşüncesine karşı yazar, aşağılık duygusunun sömürgeleştirilmiş insanın doğasında bulunmadığını, tarihsel ve ekonomik şiddet tarafından üretildiğini söyler. Böylece suç bireyin içine değil, onu o hale getiren yapıya çevrilir. Bu nokta kitabın gücünü artırır; psikoloji, kişisel zayıflıkların dar odasından çıkar, tarih, ekonomi, okul, devlet, dil ve gündelik aşağılama ile birlikte düşünülür. Kitap boyunca
1000Kitap
Siyah Deri Beyaz MaskelerFrantz Fanon · Encore Yayınları · 2016690 okunma