Lev Tolstoy, dünya edebiyatının en görkemli, en devasa ve kusursuz anıtlarından biri olan bu epik başyapıtında; sadece bir dönemin tarihini değil, insan ruhunun tüm katmanlarını ve bir ulusun anatomisini muazzam bir büyüteç altına alıyor. 19. yüzyılın başlarında, Napolyon ordularının Rusya’yı işgal ettiği o çalkantılı savaş yıllarını ve bu büyük yıkımın gölgesinde aristokrat ailelerin (Bolkonski, Rostov, Bezuhov) değişen hayatlarını merkezine alıyor.
Eser, adından da anlaşılacağı üzere kusursuz bir düalizm üzerine kuruludur: Saray davetlerinin, baloların, aşkların, felsefi arayışların ve insani hırsların yaşandığı o ışıltılı "Barış" atmosferi ile cephelerin, barut kokusunun, stratejik hataların, ölümün ve vatan savunmasının çıplak gerçekliğiyle örülü "Savaş" dünyası iç içe geçer. Pierre Bezuhov’un varoluşsal sancıları, Prens Andrey’in gururu ve hayal kırıklıkları, Nataşa Rostova’nın yaşam enerjisi ve saflığı gibi yüzlerce karakter aracılığıyla Tolstoy; tarihin akışını kralların veya generallerin değil, halkın ve görünmez kitlelerin tayin ettiğini savunur.
*Savaş ve Barış*; tarihin, sosyolojinin, felsefenin ve edebiyatın tek bir potada eritildiği, insan doğasına ait hiçbir duygunun dışarıda bırakılmadığı, zamanı ve sınırları aşan en büyük dünya klasiğidir.