Alper Gencer – Ah!
sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
**
kırışır seni beklemekle geçen zaman
belki hiç
gelmezsin!
**
yuvası zindan olan bir mahpus haykırışı:
bir renksiz kanatlı kelebek olmak!
neyin temrinisin ey hayat?
kösnüdüğüm yağmurlar hangi otlara karşı?
**
kıyam et! bağrımdan alıp da yürü
sesimin şeriki olmuş bu çocuk
bir çocuk bezmi elestten beri
yürürlüğe konulmuş temsili bir pak.
**
al işte bedenimden söküp de çıkar
bulamadım nerede saklıdır o dert?
**
güneş gözlerine bandı mı ışığı
vakit aydınlıktır renginle o sıra
ve afyonlu gülüşündür hayalimdeki...
**
tozu dumana katmanın becerisinde:
“yine hangi rüzgârın emrine amadesin?”
**
bu gelincik bu rüzgâra fazla dayanmaz
dertler giderek silahlanıyor
Beynim üzerine binen acı ve endişeyi artık kaldıramıyor... Diye başladığım kaçıncı mektubu yırtıp atışım hatırlamıyorum.
Üzerime çöken sıkıntıyı kaçıncı kez gidermek için kalemi elime aldığımı saymayı bile unuttum.
Ah vebam, hastalıklı bünyem sensiz olmaktan bıktı usandı, bilirim yine cevap vermeyeceksin yazdıklarıma.
Akli dengemi sensiz kaybediyor gibiyim, sen ise izin veriyorsun kahroluşuma.
Aslında ölümden korkuyor değilim, rabbime her yaşım ilerledikçe biraz daha yaklaşıyor olmanın sevincini ta içimin en alt köşelerinde hissetmeye başladım bile.
Fakat seni görmeden ölmenin düşüncesi beynimde karıncaların olduğunu düşündürüyor bir kez daha.
Mektuba başladığım andan itibaren zaten bildiğin şeyleri tekrar ettiğimi fark etim, lakin bu kez bilmediğin bir şey söylemek isterim.
Öyle düşünüyorum ki yokluğunun ne denli zor olduğunu bilseydin, bırakmazdın beni.
Iki gözüm...
Satırlarımı burada bitiriyorken sırtını bana dönmenin üzüntüsünü canı gönülden yaşadığımı belirtmek isterim.
Bir yandan da beni çivi gibi duvara çakan gözlerini özlediğimi söylemem gerekir.
Vebam, benim hastam, cevap vermediğini bildiğim bir mektubun yine sonuna geldim.
Gönlümün en güzel yerine emanetsin...
Hoş'ça kal....
II
*
Cin ve süt ve Sit'ten kalma dört parça gold: Çıkıp gittim
uykunun dipsiz ülkesine, elimde delik deşik bir harita
ve esrik bir pusulanın kararsız yönleri, baktım:
Tuhaf koltuk değnekleriyle Jeanne Duval,
Chat Noir'dan yeni çıkmış Charles Cros ve kambur Henri,
hiçbirinin henüz haberi olmamıştı,
Rue de la Vieille Lanterne, kravatından asılmış büyük gölge.
Kafatasımda durmadan çözülüp kurulan bir deli gömleği,
ellerimde kırdım ellerimi -- yüksek ökçeli topuklardan yukarı
oğlan enşe traşlı kadınlar: Devirdim yatağın etrafındaki mumu
ve eşyayı, ses ve ünlem istedim.
Farkındayım: Omuzlarımdan bileklerime hızla iniyor
ve çıkıyor kan, sabahsa kekre ve nobran, akşamsa
titrek, ağdalı bir tırmanış, geceyse: Gece --
rayından çoktan çıkmış bir trenin uzun çığlığı.
Cin ve süt ve altın yapraklar: Karantina bayrağı çektim
çekeli açıktan geçiyor tekneler, vebam kilitli vebal.
Çağ sonu sokakları. Şimdi uyansam, kaldırım taşlarını
parlatan yağmurun içinden kim geçer?
*Rue de la Vieille Lanterne: Gêrard de Nerval'ın kendisini astığı , Paris içinde dar, eski bir sokak.