"Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi, içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız? "Anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız. "Bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız…"
Bir gazetecinin gözüyle merakla başladım kitaba ve bu merak zamanla bir huzursuzluğa dönüştü. Çünkü içine doğduğumuz bu acımasız ve adil olmayan hayatı ne kadar tanımak istersek o kadar inciniyor ve huzursuz oluyorduk. Ama bu huzursuzluk gerekliydi Tolstoy'un da dediği gibi yalnızca birer canlı olmadığımızı insan olabildiğimizi anlayabilmek için.
Mesleki olarak mı yoksa yalnızca kişisel bir ilgi mi bilemiyorum ama özellikle kesişimsel dezavantajlılığa yer verilmesi kitaba daha ilgili olmamı sağladı. Mesleki dili bir tarafa bırakıp şöyle ifade edeyim: Hem göçmen hem kadın hem yoksul hem de azınlık bir dine mensup olmak, bir insanın acılarının toplamını ifade ediyor. Daha da acısı ve bizi daha çok huzursuz hissettiren şey bu acıyı yaşatan aynı coğrafyada (Ortadoğu) yaşadığımız komşularımızdan başkası değil ne yazık ki. Müslümanız diye geçinen Ortadoğu henüz öğrenememiş ötekileştirmenin ne büyük günah olduğunu. Coğrafya kederdir kader olduğu kadar.