Elindeki mizânın kıymetini, vezâifini, ölçünün derecesini bilmeyen bir adamın tarttığı şeylere nasıl itimât edilir? Ve nasıl doğru olur?
İnsanın elinde ise kendi vicdan ve idrâkinden başka bir aleti, bir mizânı yoktur. İşte bu hakikate, bu hikmete riâyet etmemenin cezasıdır ki felsefe tarihi, yekdiğerini nakz eden pek çok fikir ve sözleri ihtivâ ediyor, yine bu hikmetten dolayıdır ki bir vakitler pek parlak ve katî zan ve farz olunan ve yaratanın ispatına varlıklar hakikatine dâr olan burhânlar, bugün kıymetsiz söz yığını menzilesine düşmüştür.
Nefsini bilmezden evvel, hiçbir kimsenin hâricî hakikatlere sağlam bir ittilâ peyda edemeyeceğine güzel bir misal olmak üzere, âriflerin kâmillerinden birisi şöyle bir hikayecik daha doğrusu latifli bir remiz naklediyor:
"Vaktiyle padişahlardan birisi anadan doğma beş-on körü bir araya getirerek kendilerine demiş ki: Şimdi sizi acîb bir şey karşısında bırakacağız, bir an için o şeye temas edeceksiniz. Herhanginiz o şeyi en hakikate muvafık bir hâlde tasvir ve tarif ederseniz, ona büyük bir mükâfat vereceğim."
"Körlerin huzuruna bir fil getirilmiş, her birisi filin bir tarafına temas etmiş. Sonra bir tanesi fahr ve kanaati ilan eden bir tavırla demiş ki:
Fil: Direk gibi bir şeymiş!"
Bu kör, filin bacağına temas edeni imiş. Filin hortumuna yapışanı demiş ki:
"Vay gidi izân vay! Ayol fil: Direk gibi değil, yumuşak ve uzanır kısalır bir şey!"
Filin kuyruğuna el atan diğeri ise:
"Fil: Bir kuyruktan ibaret!"
demiş. Bu körlerin sözlerinde birer hakikat nebzesi var, lâkin hiçbiri şâmil bir hakikat değil. Niçin? Zira onlar, hakikatin keşfi için en mûhit hasse olan basardan yani âlet ve mizândan mahrûm edilir.