Saçma bir şeyi otuz altı milyon kişi de söylese, o şey saçma olmaktan kurtulamaz. Çoğunluk genellikle kölelikten de aşağı bir tavır takınmıştır. Güçsüzlerin sayısı arttıkça güçsüzlükleri de artar; yığınlar her zaman hareketsizdir. Ancak açlıktan ölecekleri anda biraz güç kazanırlar.
Elimizde, duyuların kendisine ulaşmadığı (yani duyularla kavranmadığı) halde varlığı ikrar edilen bir şey daha vardır. Madde örneğinden daha da öte bir şey. O da "ether (esir)"dir. Çünkü maddenin kendisi görülmez yahut da dokunulmaz olsa da en azından arazları görülür, dokunulur. "Ether"e gelince o, maddeden de çok çok ince, küçüktür. Hatta havanın bile maddesi vardır, "ether"in ise maddesi yoktur. Buna rağmen âlemdeki nizamın izahında ihtiyaç duyulduğu için varlığı kabul edilmektedir. O da şudur: Yıldızların yerküremize ulaşan ışıkları, bize doğru yol alırken onları taşıyacak bir şeye muhtaçtırlar. Eğer bu ışığı taşıyan şeyin hava olduğunu söyleyecek olursak, yerküreyi çevreleyen sınırı aştıktan sonra yolun büyük bölümünü oluşturan alanda hava yoktur. Bundan dolayı fezayı dolduran ve bize ışığı ulaştıran "ether" denilen bir şeyin varlığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Aynı şekilde duvar arkasından sesleri taşıyıp bizlere ulaştıran odur. Çünkü duvar bizimle o sesler arasında engel olmaktadır. Ancak cisimlere nüfuz edip geçtiği için bizimle "ether" arasında engel olmamaktadır. Her ne kadar engeller ardından sesleri işitmeseydik onun (ether'in) varlığını ve havanın nüfuz edemediği yerlerde nüfuzu olduğunu bilemeyecek olsak da... Bütün bunlardan sonra dile getirdiğimiz emarelerden dolayı bu gizli mevcudun varlığını kabul edip gökleri ve yeri dolduran emarelerden dolayı Allah'ın varlığını kabul etmemek İnsaf mıdır? Sonra, duyularımızla değil de aklımızla ulaştığımız, boyutları kapsayan bu gizli mevcud, aranılan ve ulaşılmak istenen mevcud değil ki bu kâinatın rabbi olsun. Çünkü kendisi de bu merbub (yaratılmış, tedbir edilmiş) olan bu kâinatın içindedir. Dolayısıyla o (ether) da -madde gibi- "fail" değil de "kabil" (edilgen) olmaktan öteye geçemez.
Bizler materyalist inkarcılara ve Allah'ın varlığını -akıl terazisinde ölçüp görülmediği için; aklın hükmünde görmemiş olmak varlığın olmamasını gerektirmemesine rağmen- inkâr eden Üstat Farah Antun'a... Hepsine diyoruz ki: Sizler maddenin var olduğunda şüphe etmiyorsunuz. Peki, onu gördünüz mü? Siz onu görmediniz ve göremeyeceksiniz, dokunmadınız ve dokunamayacaksınız. Eğer gördüğünüzü, dokunduğunuzu zannediyorsanız bu ilimle (bilimle) bağdaşmayan cahilane bir zandır. Hatta bir takım muasır zatların "hakaik-i melmusa: somut hakikatler" ifadeleri bu hakikatlerin ne derece açık olduğunu mübalağalı olarak ifade etmek üzerine bina edilmiş hakiki (gerçek) olmayan ifadelerdir. Çünkü hakikatler dokunulur şeyler değildir. Madde de bunun gibidir. Çünkü duyum (duyularla idrak) görme duyusuyla olsun dokunma duyusuyla olsun maddenin bizzat kendisine taalluk etmez, bilakis maddenin arazlarına taalluk eder. Örneğin görmek, maddeyi kapsamış olan rengi almış cisme değil de rengin kendisi ile ilgilidir. Dokunmak da cisim değil de, cismin aldığı sıcak olma, soğuk olma, sert olma, yumuşak olma gibi vasıflara taalluk eder. Duyuma nispetle cisimden daha uzak olan madde bir tarafa... Bu vasıfların ve arazların duyumundan (duyularla idrakinden) akıl, mevsufunun ve arazın üzerinde kaim olduğu şeyin varlığına intikal eder. Bunun manası, maddenin varlığını idrak eden yine akıldır, duyular değildir. Durum böyleyken üzerinde yer aldığı şeyin varlığına delalet eden arazların müşahede edilmesine binaen maddenin var olduğunu söylemek ile âlemin üzerinde failinin varlığına delalet eden fiillerin müşahede edilmesine binaen Allah'ın var olduğunu söylemek arasındaki fark nedir? Yoksa fiilin faile delaleti arazın mahalline (bulunduğu yere) delaletinden daha mı zayıftır? Bilakis, her iki sebepteki
Metâlib ve Mezâhib'in mütercimi büyük âlim diyor ki: "Tevhid inancı: Hıristiyanlığın doğduğu yer olan Filistin'de inanılan tevhid inancı, oyların çoğunu alamadığı için İznik konsilinde reddedilince rahipler, şirk ve tevhidden birleşen teslis inancını kabul etmeye karar verdiler. Bu inanç da Batıda bilim ile din arasında daim bir ihtilafa yol açan, bilimin dini, dinin de bilimi hafife almasına sebep olan muasır Hristiyanlığın temel inancıdır."
Ben de buna şu sözümü ekliyorum: Müslüman Doğu'nun okumuş kesimin beyinsizlerinin Hristiyan Batıya özgü olan din ile bilim arasındaki çatışma, çelişki düşüncesini zavallı olan İslâm ülkelerindeki yeni türeyen bilim ortamlarına taşımalarına ne dersiniz? Bu topraklarda bilim ve din birbirini destekleyerek et ve tırnak gibi iç içe geçerek doğmuştu, yetişmişti. Öyle ki son zamanlarda tembel müslümanlara dini öğrenmek bilimi öğrenmek kadar zor gelir olmuştur.