Anlamak isteyene çok şey anlatıyo kitap. Bazen terapistim bi cümle kurduğunda nasıl “Ohaa bu çok mantıklı” diyosam bu kitapta da öyle oldu. Sanki terapistim yazmış da ben okuyorum gibi ama zaten kitabın yazarı da psikolog.
Özellikle çocuk yapmak isteyen HER kadın mutlaka okumalı.
Annemizle aramızdaki ilişki nasıl oluyo da tüm hayatımıza sirayet ediyo, hayret etmekten yoruldum. Kabul ediyorum artık, anneyle olan o problem her neyse kabul edilecek ve üzerine çalışılacak :)
Kitaptaki kahraman Ayşenur’un annesiyle arasındaki bağlanma şeklinin, çocuğuna, eşine ve hatta tüm hayatına yansımasını okuyoruz. Aslında karakterimiz sandığımız bazı davranışların kökeni ailemizle olan ilişkimizden kaynaklı. “Kendi geçmişinden anlam çıkarmazsan aynı geçmişi tekrarlarsın” diyo kitap.
Çok sık duyarız “Yaşına göre çok olgun, aferin” Bunun arka planını kitap şöyle söylüyor “Yıllarca gururla övündüğü uslu çocuk hikayesinin bir yalan olduğunu; Usluluk diye ifade edilen o davranış biçiminin ebeveynden kaynaklanan önemli bir soruna işaret eden bir kaçınma davranışı olduğunu bilse ne yapardı?” Evet bilsek ne yapardık? Bu işte “Ohaa” dediğim bir cümleydi.
Bir de bu kitapta çok güzel bir şey öğrendim; “Hayatın bu haline sakin akan nehir diyelim. İlişkiniz de bu nehrin üzerindeki kayık olsun... Söylediğin sözü yanlış anladı. Ses tonu yükseldi işte o an nehrin dalgalanma hali. Ya da dondu kaldı bu da nehrin buz tutma hali. Dalganın ya da durgunluğun sebebini anlatmanın nehrin düzelmesine bir yardımı olmaz. Yapman gereken o an hemen kurtarmak, hayati tehlike geçtikten sonra yani nehir yeniden sakin akarken yaparsın konuşmanı. Ben kayığı kurtarma becerilerimi kullandım: göz teması kurdum ve ona dokundum”
Her duyguyu yaşamalıymışız. Çünkü bastırılan duygular yaşanan olayı hatırlatan herhangi bir
Kapağı kapatır kapatmaz “Tek bir ömrüm var, başkaları tarafından onaylanmak için mi yaşamalıyım gerçekten?” sorusuyla başbaşa kalıyorsun. Zaten “Merkezde sadece sen olmalısın” mesajını hikayeyle veriyor kitap…
Sürekli öğrenmenin, gündemi kaçırmamanın, eylem halinde olmanın bizi verimli, dolu, donanımlı bir insan yaptığını öğrettiler. Durup bir düşünelim; sürekli verimli olmak zorunda mıyız? “Bazen bir şey yapmayarak da çok şey yapmış oluruz. Eylemsizlik de bilinçle tercih edildiğinde, bilinçle yapıldığından son derece güçlü bir eylemdir” diyor kitap. Bir de birbirine bağladığım yalnızlık meselesi var. Peki bilinçli yalnızlık mı zorunlu yalnızlık mı? Bilinçli yalnızlık, yaratıcılık dolu, insanın kendini dinlediği, kendiyle baş başa kaldığı ve ürettiği bir süreç. Kitapta da buna şöyle değinilmiş “Düşünsenize Dostoyevski evine hiç girmeyen bir adam olsaydı, yoğun bir iş hayatı olsaydı, gecesi gündüzü kalabalık geçseydi, gündüz toplantılar akşam partiler… Dinlenmek için 5 dakika bile ayıramıyor kendine, tam bir işkolik, gerçek bir sosyal kelebek, telefonları hiç susmuyor, sürekli internette içerik üretiyor, paylaşımlar yapıyor, videolar çekiyor, sizce Suç ve Ceza ne ara ve neden yazılacaktı ki? Karamazov Kardeşler’i kim düşünecekti? Ecinniler kimin aklına gelecekti?” Durup düşünme noktamız olmalı, kimseye verimlilik borcumuz yok ama kendimize hayatı istediğimiz gibi huzurlu ve mutlu yaşama borcumuz var bence.
İyi olduğun konuları düşün ve bu konuların üzerine ne kadar çok gittiğini… Bir de kötü olduğun konuları düşün, bunların üzerine ne kadar gidiyorsun? Çoğumuz kötü olduğumuz konuların üzerine gideriz iyileştirmek için ama iyi olduğumuz konuları geliştirerek daha güzel yerlere gelmez miyiz? Sağlak birinin solak olmaya çalışması gibi. Halbuki sağ elini kullansa daha kısa
Öyle bi kitap ki tek konu üzerinden inceleyemeyeceğim sanırım. Beni etkileyen cümleler üzerinden gideyim.
Altı çizilmedik cümle bırakmadığım kitapları seviyorum…
Geniş zamanlı bi kitap. İlişkilerin üzerine düşündürürken hooop seni birden çocukluğuna götürüyo ve orayı düşünüyosun. Ya da cinsellikten konuşurken birden konu anne-baba ilişkisine geliyo. Bunların bağlı konular olduğunu her yetişkin bilir diye düşünüyorum tabii. Ama öyle güzel bağlıyo ki her konuyu birbirine… Bilmediğim şeyler de çıkıyo. Mesela çapkınlığın; çocukluk yıllarından ve uyumsuz anne-oğul ilişkilerinden geldiğini, altında erkeklik kimliğine ilişkin bir kaygı olduğunu öğrendim. Önce bi “Heee” deyip aydınlatıyo, sonra kalemine hayran bırakıyo Engin bey.
Hayatında, özellikle ergenliğinde, “Yaşına göre çok olgunsun” iltifatını (!) aldın mı hiç? Öyleyse “Yaşam ve Ölüm” başlığı altındaki “Bir başka deyişle, yaşından daha ‘yaşlı davranan’ insan aslında yaşından geridedir” cümlesi sana da uzun bir yolculuk yaptıracak. Belki ailen seni onaylasın, sana daha çok güvensin veya seni daha çok sevsin diye yaşından olgun görünmeyi seçtin. Ya da yaşıtlarından daha olgun görünerek onlardan ayrışarak sivrilmek istedin. Sonucun böyle olacağını bilemedin ama :) Her yaşın belli bir olgunlaşma düzeyi olduğunu söylüyo kitap, öncesini kaçırdıysak da üstüne çalışır ve ilerisini ona göre yaşayabiliriz :)
Çok istediğin bir şeye ulaştığında aslında onu o kadar da istemediğini fark ettiğin olmuştur. Mesela “Sevgiye sahip olabileceği umudunu taşıyan insan ona sahip olduğunu sandığında boşluğa düşer ve sahip olabileceği yeni şeyler arar” Çünkü hayat bir sonuç değil süreçten ibaret ve hayatı dinamik kılan şey aslında umut. Çok sık kullandığım “Yolda olmak, yolda öğrenmek, yolda olmayı sevmek” kalıplarıyla bunu bağdaştırdım ama