-özür dilerim. size bir şey sorabilir miyim ?
– hayat neden bu kadar zalim. insanlar.. insanlar neden bu kadar zalim. yaşamak neden bu kadar zor ve bu kadar güzel, ve vazgeçilmez. peki insanların birbirlerini anlamamak için bu büyük çabası neden. karım, karım bana çok kızıyor.ona istediği gibi bir hayat sunamadığım için. istediği gibi bir adam olamadığım için. çocuklarımda bana kızıyor. onlara elbise , bilgisayar , ayakkabı alamadığım için. patronum sürekli alaycı bakışlarla beni izleyerek ne kadar işe yaramaz bir adam olduğumu bana hatırlatıyor. o da bana çok kızıyor. çünkü ona çok para kazandıramadığım için. dostlarım arkadaşlarım akrabalarım beni adam yerine koymuyorlar. onlar da bana kızıyor, onların istediği gibi bir adam olmadığım için. onları yemeğe götürmediğim için, onlara borç vermediğim için, onlara ayak bağı olmadığım için. devlet, devlette bana kızıyor. daha çok vergi veremediğim için. arada bir ne oluyor diye sorduğum için. yanlış partiye oy verdiğim için. biliyor musun her tarafım kanıyor, acılar içindeyim. çürüyorum. onların istediği gibi bir adam olmak istiyorum, ama beceremiyorum. dostlarıma, akrabalarıma, patronuma, karıma, çocuklarıma üzgünüm diyorum, sizin istediğiniz gibi bir adam olamadığım için üzgünüm diyorum duymuyorlar. dertlerimi anlatıyorum dinlemiyorlar. ben, ben. bana yardım edin diyorum kaçıyorlar, gelin biraz konuşalım diyorum masayı terk ediyorlar. ölüyorum ben diyorum ne zaman öleceksin diye soruyorlar. lütfen bana söyler misiniz ne oldu ? bize ne oldu ? eskiden böyle değildi şimdi ne oldu ? neden insanların artık bir takım duygulara ve düşüncelere prim verecek zamanı yok. neden bu kadar hızla koşuyorlar. neden bir an bile olup insanın evrenin anlamı üzerine düşünmüyorlar. ben acılarımı sıkıntılarımı kederlerimi onlara anlatırken neden beni dinlemiyorlar. benim bu düşlerim,
Film önerileri ve düşündürdükleri...
Ayşen Şahin (Aksakal) En çok tek mekanda geçen filmleri severim. Ortam değişmeden bir konu anlatabilmek için en az 90 dakika tartışılmaya değer bir konu, o tartışmayı dinlemeye değer kılan bir metin ve izlemeye değer kılan çok iyi oyunculuklar gerekir. Bu tek mekan filmleri genelde bir felsefi tartışma ya da ezber bozma üzerine olur ve roller dengeli dağılır. Bir kült olan "12 Angry Men"i bilirsiniz. 1957 yapımı bu film farklı karakterlerdeki mahkeme jürisinin "makul şüphe" üzerinden bir genci idama göndermek ya da beraat ettirmek arasında 180 derece değişen kararları üzerine kurulu ahlaki bir tartışmanın sahneye yansıması. Tüm film 8 numaralı jürinin "Peki ya?.." sorusunu sorması ve tartışmayı açması üzerine kurulu. Bir diğer kült film de 2007 yapımı "The Man From Earth". Taşınan profesör arkadaşları John Oldman'ı uğurlamak üzere bir araya gelen 7 akademisyen, meslektaşlarını taşınma nedeni üzerine açıklama yapması için zorlayınca on dört bin yaşında olduğunu öğrenirler. Biyoloji, sanat tarihi, ilahiyat, antropoloji, arkeoloji, tarih gibi uzmanlıkları olan misafirler kendi alanlarındaki bilgileri ile bunun imkânsız olduğunu ispatlamaya çalışsalar da Oldman'ın cevapları bunun gerçek olabileceğini gösterir. Özellikle dinlerin ortaya çıkışını izahatı, tüm akademisyenleri dehşete düşürür. Senaristi Jerome Bixby'nin 38 senede tamamladığı, sinemanın en entelektüel işlerinden biri olarak tarihe geçen film, izleyiciye 89 dakika boyunca şu soruyu sordurur: "Peki ya?.." 2012 yapımı "Le Prenom"da, evde bir eş-dost yemeğinde geçer. Vincent, doğacak çocuğuna Benjamin Constant'ın 1816 tarihli aynı adlı romanının kahramanı olan Adolphe'un adını vermek isteyince yemeğin seyri değişir. Tartışmalar, yazılışı farklı olsa da bir çocuğun Hitler'in ön adı ile yaşamanın yükünü taşımaması
Dizi/Film
Reklam
Büyük Birader vs. Nüfus Memuru: Distopyanın Şark Kurnazlığı
George Orwell, 1984’ü yazarken muhtemelen dünyanın en kusursuz, en korkunç ve her şeyi gören totaliter kabusunu dizayn ettiğini düşünüyordu. Tek bir düğmeyle geçmişi silen, insanı hiç var olmamış gibi yok eden bir 'Düşünce Polisi' ve 'Büyük Birader' mekanizması... Her şey çok steril, çok organize ve fazla ciddiye alarak kurgulamış. Oysa dönüp Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz başyapıtına baktığımızda, Orwell’ın o milyarlarca dolarlık fütüristik gözetim simülasyonunun bizim nüfus müdürlüklerinin ve bürokrasinin karşısında nasıl tel tel döküldüğünü görüyoruz. Orwell’ın distopyasında sistem seni yok etmek için devasa bütçeler harcar, ekranlar koyar, işkenceler yapar. Bizim yerli ve milli distopyamızda ise her şey çok daha tasarruflu: Bir nüfus memurunun mürekkebi bitiyor, kayıtlara "ölesi" yazılıyor ve tebrikler artık resmen yaşamıyorsunuz ! Ama iş vergi almaya, askere çağırmaya gelince sistem bir anda dirilip kapınıza dayanıyor. Winston Smith, varlığını kanıtlamak için sisteme karşı gizli bir direniş başlatırken Yaşar Yaşamaz, devletin bizzat kendisine "Yahu vallahi yaşıyorum, bakın etimle kemiğimle buradayım" diye rüşvet vermek zorunda kalıyor. 1984’te insanı hiçe sayan teknolojik bir soğukluk vardır Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’da ise insanı çıldırtan, trajikomik bir şark kurnazlığı ve bürokratik absürtlük. Biri 'Çift-Düşün' ile zihni ele geçirir, diğeri 'Bugün git yarın gel' ile iradeyi felç eder. Kısacası Winston Smith odasındaki gizli ekrandan kaçmaya çalışadursun, bizim Yaşar hapishanede devletin ona veremediği kimliği ve insanlık onurunu buluyor. Eğer Winston bizim vergi dairesine düşseydi, sistemin o felsefi ağırlığı altında ezilmek yerine sıra beklerken can sıkıntısından varoluşsal bir aydınlanma yaşar, Büyük Birader’e de "Acelen ne, bekle Firuze"
Duygu ve Düşünce
Part 3 - İslam Fetihleri ve Sonrası
Tüm bu kargaşa ve merkezi otoritenin çöküşü sırasında, Halid b. Velid komutasındaki İslam ordusu, adeta direnç gösterilemeyen bir sel gibi ilerliyordu. 634’te Şam, 638’de Kudüs ve Filistin, 642’de ise Mısır düştü. Ancak asıl kırılma noktası 636 yılında Yermük’te yaşandı. Roma, elindeki her türlü etnik kökenden (Ermeni, Arap, Süryani) topladığı 60-80 bin kişilik yorgun, maaşı ödenmemiş ve ruhunu kaybetmiş karma ordusuyla; güçlü bir dini-kabilevi asabiyeye sahip, taze, genç ve yüksek motivasyonlu İslam ordusunun karşısına çıktı. Yermük, sadece bir askeri yenilgi değil, antik dünyanın o koca imparatorluğunun tek darbede devrildiği bir sistem çöküşüydü. Rivayet odur ki Herakleios, Suriye’yi ardında bırakıp geri çekilirken, kadim topraklara dönüp şöyle dedi: "Elveda Suriye, artık bir daha asla görüşmeyeceğimiz bir veda... Düşmanın elleri için ne güzel bir toprak olacaksın, esen kal Suriye!" ​Yermük ile beraber Roma’nın beli kırılmıştı. Elinde artık bu yeni fatihlere karşı duracak bir garnizonu bile kalmamıştı. Müslüman fatihler ise pragmatik bir strateji izlediler. Yerel halkı katliamdan geçirmek yerine, onları Roma’nın ağır vergi yükünden ve dini mezhep baskısından kurtaran bir kurtarıcı figürüne büründüler. Kiliselere ve mezheplere dokunmadılar, daha adil bir vergilendirme sundular. Sistemin işleyişine hiç ellemediler, sadece vergilerini alıp çıktılar. Halife Abdulmelik dönemine kadar da resmi yazışmalar Arapça değil, Greekçe ve Farsça yapıldı. Halk bu yeni düzeni bir işgal olarak değil, Konstantinopolis’in baskıcı otoritesine karşı bir alternatif olarak gördüler. Yeni İslam devleti de gayirmüslimlerin sırtında zenginleşti. Ancak bu pragmatizm, ilerleyen dönemlerde Emevi elitlerinin Arap-Mevali sınıflaşmasıyla lekelendi. Müslüman olan ancak Arap olmayan yerel halktan
Din
Zira Biliriz Ki
“Fakirin ekmeğinden vergi almak zulüm, zenginin atıl servetinden almamak ise adaletsizliktir. Örnek bir devlet parayı değil, bereketi ve hakkaniyeti vergilendirir. Zira biliriz ki; adaletle dağıtılmayan her kuruş, devletin temelini kemiren bir kurttur”
Felsefe
"SİYASAL İSLÂM" DEĞİL "İSLÂMCI SİYASET"...
(...) Tersinden de delillendirilebilecek anlayış… CIA Ortadoğu Dairesi eski sorumlusu ve Büyük Ortadoğu Projesi baş mimarı Graham Fuller anlatıyor: - "Mısır’daki, diğer Arab ülkelerindeki İslâmî hareket, “İslâm tarîktir” diyor. Yâni “yolumuz odur” diyor. Bunu söyleyebilirler, ama bu isbatlanmış bir gerçek değildir. Hele siyasî bir program hiç değildir. Siyasî hayata katılıp sanat, vergi, sağlık, eğitim, sanayi politikalarının spesifik hatlarını açıklamak zorunda kaldıklarında, lâiklikle barışmaktan başka çare bulamıyorlar. O zaman İslâm’ın arkasına saklanma imkânları kalmıyor. Müşahhas hâle gelmek durumunda kalıyorlar. Müşahhas hâle gelme de uzlaşmayı beraberinde getiriyor. Eğer şiddete başvuran, devleti yıkıp İslâmî diktatörlük kurmak isteyen bir eğilim varsa, ki bu çok olumsuzdur, o zaman demokratik devlet elbette güvenliğini sağlayacak adımları atar. Zâten İslâmî hareketin önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Diğer yandan İslâm’ın bir de özel hayatta yeri var ki, o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslâm, ister Hıristiyanlık olsun, din fert hayatındaki ahlâkî değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca o zaman gerçekçi bazı “tavizler” vermesi gerekiyor. Biz söyleyince anlamayanlar, belki Amerikalı söyleyince uyanır gibi olurlar… Mursî de bunun sıkıntısını çekti, Taliban da çekti, İran da çekiyor… İş öyle “Kur’ân’dan yapacağız, Şeriatı getireceğiz, İslâm’ı hâkim kılacağız” demekle bitmiyor… Dâva, baştanbaşa bir sistem meselesi… Her örgüsü tezatsız bir bütün meselesi… İslâm’ı çağa hâkim kılmanın “vasıta sistemi” meselesi… Bu olmayınca, ya mağara devri hayatına dönmeye “İslâm” deniyor, yahut İslâm dışı sistemlere angaje olunmuş olunuyor… **Bu mevzuda dünyada Büyük Doğu-İBDA‘dan başka örnek ve
Akademya Yazıları
Reklam
Reklam