Antik Mısır dinincieki en önemli ahlaki değer, ma'at ("mayat" olarak
telaffuz edilir) veya düzendi. Ma'at kavramının temelinde, dürüst
ve açıksözlü olup gerçekle ve birbirimizle uyum içinde yaşarsak, bu
yaşamda dünyayı ve gelecek dünyadaki şansımızı iyileştirebileceğimiz düşüncesi yatar.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Eğer ilk günlerinde Sümer şehrinde yaşasaydınız, hayatınız muhtemelen tarım ve hava etrafında dönüyor olurdu. Besin kaynakları nın istikrarlı ve az çok görünmez olduğu modern şehrin aksine, Dicle ve Fırat'ın taşkın ovalarına yayılmış düzinelerce Sümer şehri günümüzün taşra toplulukları gibi işliyordu. Vatandaşlar besinlerinin nereden geldiğini biliyordu ve kıtlığa yenik düşmeleri için yalnızca tek bir kötü hasat yeterliydi. Bu durum, uzun dönem boyunca hayatta kalabilmek adına, Sümer şehirleri arasındaki anlaşmaları elzem kılıyordu. Aynı zamanda bu ilk nehir kıyısı topluluklarında çok zorlayıcı
bir sorun olan sellerle başa çıkmak için de anlaşmalara ihtiyaç
vardı. Şuruppak isimli kültürel merkez MÖ 3100 civarında su
altında kaldığında, hayatta kalanlar ile komşu şehirlerin sakinleri
bunun hakkında konuştu ve bu hikaye bin yılı aşkın süre boyunca
tekrar tekrar anlatıldı. Hatta tüm dünyanın sel altında kalmasından sağ çıkan efsanevi Nuh figürü Utnapiştim'in o sıralar Şuruppak valisi olarak hizmet verdiği bile söylenmiştir.
Omo fosileri 1967'de keşfedildi ve o zamana dek, bildiğimiz kadarıyla insanlığın kökeninin Etiyopya'ya dayandığına işaret eden
fiziksel kanıt bulunmuyordu. Dolayısıyla, iki bin yılı aşkın süre önce
Yunan yazar Diodorus Siculus'un (MÖ y. 90-30) Bibliotheca Histarica'sında Etiyopya hakkında şunları yazması biraz tuhaftır:
"Etiyopyalılar, tarihçilerin açıkladığı üzere, tüm insanlığın başlangıcıdır ve yine tarihçilere göre, bunun kanıtları ortadadır.
Çünkü onlar topraklarına dışarıdan göçmen olarak gelmemişlerdir; oranın yerlileridir ve dolayısıyla da autochthones (yeryüzünün insanları) ismini, tarihçilere göre haklarıyla taşırlar;
dahası, öğlen güneşinin altında yaşayanların büyük ihtimalle
dünyanın doğurduğu ilk insanlar olduğu herkesçe nettir; çünkü evrenin ortaya çıkışında güneşin sıcaklığı halen ıslak olan
dünyayı kurutmuş ve ona yaşamın tohumlarını attığı içindir ki,
güneşe en yakın bölgenin canlılar ortaya çıkaran ilk bölge olması makuldür:'
Diodorus muhakkak hiç Etiyopya'ya gitmemişti ve karbon
tarihine yöntemi ise daha bin yıl boyunca ortada olmayacaktı.
Fakat izlediği mantık kesinlikle akla yatmasa da -Etiyopya'nın
Güneş'e dünyanın herhangi başka bir bölgesi kadar yakın olmadığını artık biliyoruz muhtemelen zamanının geleneksel bilgisini
yansıtan çıkarımı doğruydu. Bunun nedeni konusunda en ufak
bir fikrimiz yok. Rasgele bir tahmin, şaşılacak denli iyi korunmuş
bir sözlü gelenek veya antik zamanlarda var olan fakat çoktan
kaybolup gitmiş eski yerleşimlerin kalıntıları üzerinden bu bilgiye
erişmiş olabilir. Bilmiyoruz. Muhtemelen de asla bilemeyeceğiz.
Tarih böyle pek çok ufak tefek gizem le doludur.
Almanya, Avusturya ve İsviçre'de Almanca yazılmış yapıtları kapsar. Almanca konuşan halkların karmaşık tarihi sanatsal ve düşünsel yaşamlarını, kültürlerini büyük ölçüde etkilemiştir.
Fransa, İngiltere ve İtalya'da güçlü merkezi hükümetlerin kurulması siyasal ve kültürel yaşamın Paris, Londra ve Roma gibi belli kentlerde yoğunlaşmasına yol açmıştı. Oysa Almanca konuşan halklar tarih boyunca siyasal ve coğrafi nedenlerin yanı sıra ortak dillerindeki lehçe farklılıklarından dolayı da birbirlerinden kopuk kaldılar. Bu maddede sözü edilen tarihsel olayların birçoğu ayrı maddelerde yer almıştır. (Ayrıca bak. ALMANYA; AVUSTURYA İMPARATORLUĞU; İSVİÇRE; KUTSAL ROMA-GERMEN İMPARATORLUĞU.)