ara vermeden solan renklerin arasında
benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
senin de olsun!
son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun
konformizm insanı gayrimeşrulaştırır
bu beni yanlış yerde aradığını gösterir
bana kuduz bir toplum çok yerimden yeltenmiştir
çocuk yaşta vazgeçtim insana aşılanmaktan
ben seni ısırırsam bil ki af dileyeceğim
sen benim dişlerime çok aldırma ne olur
ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim
ey kovmayan kapı! ey büyük mükerrer!
bu hicap kokuları hatalarımdan geliyor
işte yine aynı yol, yine aynı adres
yanıldığım yerin biraz ötesinde
ezbere bildiğim dua,
terk ettiğim mukaddes...
borç ödemekle kuşandım yaşamaya. arının balını yemeyi, eriyip nehre kavuşan karın suyunu içmeyi, ayvayı kopardıktan sonra onu tüylerinden etmeyi, yolu bulduktan sonra durmaksızın yürümeyi, kanatlarım kaburgalarımı kırıp kürek kemiklerimin altından çıkınca onları önce çırpmayı, sonra onlarla uçmayı, takatimden kesilince düşmeyi, düşünce kalkmayı ve kalkıp seni görünce seni görmeye devam etmeyi ve seni görmeye devam ettikçe seni sevmeyi hep borç bildim sevgili. ayıkken söylediğim renkleri bağışla! ve ikimiz de aynı anda sarhoş olamayınca, tıka basa evlerle doldurulan bu şehrin bizi kaybettiğini avlularından bağıralım istiyorum. sonra küçük bir meyhaneye sığınıp her şeyi baştan hatırlayabiliriz. böylece haricimizde kalanları unutup, ayılmamızı muhtelif yerlerinden öldürebiliriz. ölmeden önce ölmek olur bu… doğmadan önce doğan şerefimize!