Yoksullukla başlıyor her şey… Ardından sefalet, çürümüş bir hukuk düzeni, siyasetle iç içe geçmiş din, bitmek bilmeyen fedakârlıklar. Önyargılar, iyilikle kötülüğün birbirine karıştığı anlar, vicdanın sesi, erdemin sınavı, özgürlük uğruna verilen mücadeleler… Pişmanlık, teslimiyet, mutluluk ve gözyaşı. Bu kadar çok duygu ve düşünce bir araya gelince insan farkında olmadan kitabın içine çekiliyor. Sayfalar ilerledikçe artık bir okur değil, tanık oluyorsunuz. Ve kitap bittiğinde, sanki uzun zamandır yanınızda yürüyen bir dostla vedalaşmış gibi buruk bir his kalıyor geriye.
Her duygu öylesine incelikle işlenmiş, karakterler birbirine o kadar ustalıkla bağlanmış ki bu eserin neden bir başyapıt olarak kabul edildiğini sorgulamaya gerek bile kalmıyor.
Jean Valjean… Sadece bir somun ekmek çaldığı için hayatının 19 yılını kürek mahkûmu olarak geçirmiş bir adam. Onun hikâyesiyle birlikte, yolu ona değen başka hayatların acılarına da tanıklık ediyoruz. Ama Sefiller yalnızca Jean Valjean’ın hikâyesi değil. Fantine’in çaresizliği, Cosette’in çocukluğundan çalınan masumiyeti, Marius’un idealleri ve iç çatışmaları da okurun kalbine ayrı ayrı dokunuyor. Victor Hugo, bu bireysel dramları anlatırken aynı zamanda Fransız Devrimi’nin ruhunu, Waterloo Savaşı’nı ve tüm bu büyük olayların arka planında ezilen insanları da görünür kılıyor.
“Bu savaşlar ne iğrenç! Krallar olmayınca savaşlar da olmayacak.”
Bu cümlenin geçtiği sayfalar beni uzun süre düşündürdü. Savaşların, ölümlerin ve yıkımın sebebi olarak krallıklar görülüyor; cumhuriyet, demokrasi, eşitlik ve özgürlük geldiğinde tüm bunların sona ereceğine inanılıyor. Bu inanç uğruna hayatını feda eden insanların idealizmini içim sızlayarak okudum. Çünkü insanlık tarihi bize şunu acı bir şekilde gösteriyor: Yönetim biçimi ne olursa