“Nihâde derdi ki her çiçek usaresiyle kaimdi. Hepsinin illeti su, sebebi su, cevheri su. Ama yine de suyun kokusu yoktu. Suyun kokusu yoktu ama bu yokluktaki hikmeti görüyordu Nihâde. Koku, koku özünün havaya karışması ile gerçekleşen bir şeydi. Bu yüzden değil mi ki üzerine su dokunan sardunya, buharlaşan su damlacıklarının uçucu olan koku zerreciklerini de havaya kaldırmasıyla kokusunu salıyordu. Islanan gülün, kokusunu daha iyi salması bu yüzdendi. Her şey dengedeki hikmetteydi. Suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra! Oysa, diyordu Nihâde, suyun kokusu olmadığı için yağmurdan sonra duyulan toprağın kokusu oluyordu. Gülün, karanfilin, diğer kokulu yaprakların, çiçeklerin, otların. Kelâmın özü: Sardunyanın, toprağın, servinin kokusu olsun diye yoktu suyun kokusu. Bütün bunları anlattıktan sonra Nihâde, çekik gözlerinin içinde şefkatli bir memnuniyetle iyi ki, diyordu, iyi ki suyun kokusu yoktu. O öyle diyordu ya, ben yine de merak ediyordum. Olsaydı, suyun kokusu nasıl olurdu?”