“diyalektik, her şeyin geçici olduğunu, ortaya çıktığını ve ortadan kalktığını, sürekli bir dönüşüm içinde bulunduğunu gösterir; hiçbir şeyin sabit, mutlak, kutsal olmadığını, her şeyin eleştiriye açık olduğunu kavratır. bu kavrayış yalnızca teorik değil, aynı zamanda devrimci praksiste de özgürlüğün gerçek temelidir.”
—friedrich engels, doğanın diyalektiği
1848 avrupası; tüm kıtada devrimci rüzgârların estiği, sınıf çelişkilerinin keskinleştiği ve tarih sahnesine insanlığın en görünmez ama dönüştürücü öznesinin -proletaryanın- adım attığı dönemin adıdır. kıtanın dört bir yanında ayaklanmaların, halk hareketlerinin, sınıf isyanlarının kıyısında durulduğu bu tarihsel eşikte; eskiyle yeninin, geçmişle geleceğin, baskıyla özgürlük arayışının iç içe geçtiği, sarsıcı bir geçiş atmosferi hüküm sürmektedir. işte bu çalkantılı çağda, tüm bu çatışmaların içinden doğan bir heyula dolaşmaktadır avrupa’da; komünizm heyulası. bu heyula, yalnızca egemen sınıfların kâbusu değildir; aynı zamanda işçilerin, dışlananların, kenara itilmiş "alt sınıfların" iç dünyasında bastırılmış bir hakikati uyandıran simgesel bir titreşimdir. bastırılan her tarihsel hakikat gibi, sınıf savaşımı da geri döner: ilk dönemlerinde bir heyula gibi hissedilir ve görünmezdir. daha sonrasında günü geldiğinde bu hakikatin halk nezdinde dışavurulmasını tetikleyen bir devrim ile bedene bürünür; sokaklarda, meydanlarda, manifestolarda ete kemiğe döner. komünist manifesto, işte tam da böyle bir heyulanın kelimelere dönüşmüş, bu öfkenin kaçınılmaz rehberi olabilmiş hâlidir: politik bir sezginin somutlaşmış çağrısı ve tarihsel belleğin devrimci yankısıdır.
büyük çaplı devrimlerin arifesinde, politik gerilimle ekonomik dönüşümün birbirine dolandığı bir çağda kaleme alınan bu metin; yalnızca kuramsal bir belge değil,